NUTUK
Lozan Barışı
ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde
Meydana Gelen Gelişmeler
Saldırıya
Geçme Kararı
Gerçekte ordumuz,
gereksemelerini ve eksiklerini tamamlamak üzereydi. Ben, daha Haziran ortalarında
saldırıya karar vermiştim. Bu kararımı Cephe Komutanı
ile Genelkurmay Başkanı ve Milli Savunma Bakanı, yalnız
bunlar biliyorlardı. O günlerde İzmit-Adapazarı
doğrultusunda bir geziye gidiyor gibi yola
çıktığım zaman,
Ankara'da Genelkurmay Başkanı Fevzi
Paşa Hazretleriyle görüştükten
sonra, o zaman Milli Savunma Bakanı olan Kâzım
Paşa Hazretlerini de Sarıköy
istasyonuna dek yanımda götürerek oraya çağırdığım
Cephe Komutanı İsmet Paşa
Hazretleriyle birlikte saldırı için gerekli hazırlıkların
ivedilikle bitirilmesi ile ilgili kararlar
aldık.
Baylar, artık büyük
saldırıdan söz etmek zamanı geldi. Bilirsiniz ki Sakarya Meydan
Savaşı'ndan sonra düşman ordusu, büyük ve kuvvetli bir grupla
Afyonkarahisar-Dumlupınar arasında bulunuyordu. Bir başka
kuvvetli grubu ile de Eskişehir bölgesinde idi. Bu iki grup arasında
yedek kuvvetleri vardı. Sağ yanını, Menderes bölgesinde
bulundurduğu kuvvetlerle, sol yanını da İznik Gölü kuzey
ve güneyindeki kuvvetleriyle koruyordu. Denilebilir ki, düşman cephesi
Marmara'dan Menderes'e kadar uzanıyordu.
Düşman
ordusunun kuruluşunda üç kolordu ve birtakım bağımsız
birlikler bulunuyordu. Üç kolordusunda on iki tümen vardı. Bağımsız
birlikleri de ayrıca üç tümene eşitti. Biz, Batı Cephesindeki
kuvvetlerimizi iki ordu olarak örgütlemiş ve düzenlemiştik. Bundan
başka, doğrudan doğruya cepheye bağlı örgütlerimiz de
vardı. Bizim bütün birliklerimiz on sekiz tümen idi. Bundan başka,
üç tümenli bir süvari kolordumuz ve ayrıca er sayıları daha
az olan iki süvari tümenimiz vardı. Kuruluşları başka başka
olan iki düşman ordu karşılaştırılırsa, iki
yanın insan ve tüfek güçleri aşağı
yukarı birbirine denk bulunuyordu. Yalnız, Yunan ordusu, - dünyanın
özgür ve kendisine yardımcı olan sanayiine dayandığı
için - makineli tüfek, top, uçak, taşıt, cephane ve teknik gereç
bakımından daha üstün bir durumda bulunuyordu. Öte yandan bizim
ordumuzun da süvari sayısı bakımından üstünlüğü
vardı.
Birinci
Ordu Komutanı Ali İhsan Paşa'nın Yarattığı
Durumlar
Burada, sırası gelmişken,
bir noktayı belirtmeliyim. Ordularımızdan birinin, İkinci
Ordunun Komutanı (şimdi Askeri Danışma Kurulu -Askeri Şûra-
üyelerinden) Şevki Paşa Hazretleri idi. Birinci Ordumuzun komutasını,
Malta'dan gelmiş olan İhsan Paşa'ya
vermiştik. İhsan Paşa'nın, kendisini Askeri Mahkemeye dek götüren
yersiz işlerinden ve davranışlarından dolayı, Ordu
Komutanlığından uzaklaştırılması gerekti. Gerçekten
Ali İhsan Paşa, ordunun düzen bağını ve genel yönetimini
çıkmaz bir yola düşürecek davranışlarda bulundu. Örneğin,
ordusundaki astkomutanları, üstkomutanların buyruklarını
tutmamaya sürükleyecek durumlar yarattı.
Sözgelimi, ambarlarında
bulunan şeyleri günlerce bildirmedi ve bildirtmedi de, genel yiyecek sıkıntısı
çekildiği bir sırada birdenbire, ambarlarında yiyecek kalmadığını
ve açlık tehlikesi bulunduğunu bildirdi.
Astkomutanları,
üstlerin buyruğunu tutmamaya ve görev yapmamaya kışkırtma
ve bu tutumu uygun görme gibi davranışları yanında, ordunun
buyruğa uyma ve görev duygusuyla oynayacak kertede dolap çevirmeye de eğilimli
olduğu kanısını uyandırdı.
Ali İhsan Paşa'nın
bilinen, kendine özgü niteliklerinden başlıcaları şunlardı:
En küçük
birliklere değin bütün ordusuna, önemli önemsiz her işin ve her
kararın ancak kendisince verileceği sanısını aşılayarak
bütün ordusunda, yalnız kendisinin güçlü olduğu sanısını
uyandırmak, büyüklerinden daha üstün olduğunu herkese tanıtlama
kaygısında bulunmak. Büyüklerin hem resmi iş, hem de özel
davranışları bakımından saygınlıklarının
düşkün olmasını araştırmak. Savaşta alacağı
önlemlerin yerindeliği ve göstereceği sinir sağlamlığı
yönünden kendisini denemeye fırsat bulunmamışsa da bu alanda
anlaşılan karakteri şu idi: Herhangi bir başarısızlığı,
ne olursa olsun, astına ya da üstüne yüklemenin olanağını
her zaman düşünmesi. İhsan Paşa, yumuşak ve nazik davranışlardan
çok, sert ve resmi davranışlarla görev yaptırmayı gerekli
gösterir.
Ali İhsan Paşa'nın
huyunun ve ahlakının daha iyi anlaşılması için
kendisinin kurmay başkanı olup çekilmek zorunluluğunu duyan
Yarbay Halit Bey'in (sonradan Kastamonu Milletvekili olmuştur) Batı
Cephesi Komutanlığına verdiği 20 Ocak 1922 günlü resmi bir
rapordan kimi parçaları olduğu gibi sunacağım. Halit Bey,
Genel Savaşta, Irak'ta da Ali İhsan Paşa ile birlikte bulunmuştu.
Sözünü ettiğim raporda şu cümleler vardır:
...........................................................................................................................................................................
Komutanım Ali İhsan Paşa Hazretlerinin, geldiği günden beri
astkomutanların onurunu ve görev yapma isteğini kıracak davranışlarda
bulunması ve -yapılan yazışmalardan anlaşılmış
olacağı üzere- Cephe Komutanlığına karşı,
astlara sezdirecek ölçüde akıl yatmaz bir yazışma kapısı
açması; benlik kokusu duyulan düşünce yarışına girişmesi;
dünyanın değer verdiği ve saygı gösterdiği Cephe
Karargahının erkini azaltmak istediğini anlatır yollu bir
tutum izlemesi, beni gerçekten düşündürdü ve üzdü. Davranışlarını
elden geldiğince yumuşatmaya çalıştım; ama yine büyük
bir değişiklik göremedim.
..........................................................................
Benliğine sinmiş yükselme kuruntusu, ün alma tutkusu, aşırı
kıskançlık, sonsuz bir bencillik etkisiyle baş olmak istediği,
davranışlarından ve astkomutanlar yanında söylediği
arabozucu sözlerinden anlaşılıyordu. 11'inci Tümen Komutanı...
görevimden çekildiğimi işittikten sonra bana gizlice: "Ali
İhsan Paşa'nın Malta'da iken kurtarılması için Ferit
Paşa'ya mektuplar yazdığını ve İngiliz güdümünün
kabulü konusunda açıktan açığa saatlerce kendi yanında
konuşmalar ve tartışmalar yaptığını" söyledi.
Bu sözleri (Ali İhsan Paşa'nın davranışlarına göre),
dikkat çekici
buldum................................................................................................................
.........Astlardan gelen kimi yazıları Cepheye, Cepheden
gelenleri astlara, olduğu gibi bildirerek karşılıklı güven
duygularını zedeleyici davranışları da ayrıca
dikkat çekicidir. Örneğin: Şeyhelvan dağının düşman
eline düşmesi ile ilgili yazışmalarını, olduğu
gibi Beşinci Kolorduya ve Beşinci Kolordudan gelen kimi raporların
da, olduğu gibi Cepheye yazılması gibi. Buna karşın,sözü
geçen olayın sorumluluğunu Beşinci Kolordu Komutanına yüklemesi
ve ondan Cepheye (Komutanlığına) yakınmalarda bulunması,
üstkomutanlık niteliğiyle bağdaşamaz.
Tevhidi efkâr
gazetesinde yayımlattığı
kendi savaş öyküleri arasında, Ateşkes Anlaşmasının
yapıldığı günden bir gün önce, Musul güneyinde, Şarkat'ta,
Dicle Grubunun tutsak düşmesi sorumluluğunu yalnız, o zaman grup
komutanı olan (şimdi Doğu Cephesinde Tümen Komutanı imiş)
Yarbay İsmail Hakkı Bey'e yüklemesi de bu karakterinin açık bir
kanıtıdır. Dicle Grubu 7, 9, 43, 18 ve 22'nci alaylarla avcı
alayından kurulmuştu. Bunlardan başka, ayrıca Beşinci Tümenden
13 ve 14'üncü alaylar da parça parça tutsak verildi. Ateşkes Anlaşmasından
bir gün önce 13.000 kişinin tutsak verilmesi, 50'ye yakın topun
elden çıkması gerçekte kendisinin, duruma uygun olmayan bir buyruk
vermesinden doğmuştur. İşte bu durum, Musul ilinin elden çıkmasına
yol açtı. Oysa, Ateşkes Anlaşmasının yapılacağı
biliniyordu. Gruba, Keyare dayangasına çekilmek için yönerge verilseydi
İngilizler, Grubu tutsak etmek şöyle dursun, yenemezlerdi bile.
(Dicle Grubuna) Beşinci Tümen de katılabilirdi. Böylece, Ateşkes
Anlaşması yapıldığı zaman, tutsak düşen
sekiz piyade alayı elde bulunur ve Musul da bizde kalırdı. Ama alçak
bir düşünce, mantığı yenmiştir.
(İhsan Paşa) savaş öykülerinde, Dicle boyundaki bütün
başarıları ve Tavnzınd'ın (Townshend -1934 basımında
"Tavşend"-) tutsak edilmesi şerefini yalnız
kendisine mal etmiştir. ...... Yaptırdığı yayınlarda
her başarıyı yalnız kendisine mal etmekten amacı,
kamuoyunu aldatarak ün ve mevki kazanmaktır. Ünlü kişilerle ilgili
öyküleri yayımlamak, ulusta övünç duygularını sürdürmek için
gereklidir. Ama tarihin sorumlu göstereceği kişilerin yaptıklarını
övünülecek şeyler arasında saymak, tarihi lekeler ve gelecek kuşakları
yanlış kanılara sürükler.
General Marşal'ın (Marshall): "Yarın öğleye
değin Musul'dan çıkınız, yoksa savaş tutsağısınız."
buyruğunu aldığı zaman, o pek kurumlu Paşa Hazretleri,
Sincar çölünü geçerek Nusaybin'e gitmek için, General Marşal'dan bir
resmi belge ile, koruyucu olarak da iki zırhlı otomobil istedi ve
bunların koruyuculuğunda Aşir Bey'le (şimdi Milli Savunma
Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Âşir Paşa)
beni Musul'da bırakarak Nusaybin'e gitti. Aşiretler arasında hükümetin
manevi erkini de kırdı ve bu durumu görenlerin içi sızladı.
(Oysa), koruyucusuz olarak Zaho yoluyla gidebilirdi; ya da atlı olarak çölden
gidebilirdi. Halep'te İngiliz generalinden kendisi için özel tren istedi
ve yolda bir aşağılamaya uğramaması için trene
koruyucu bindirilmesini istemeyi de unutmadı. Gerektiğinde canını
ve dirliğini korumak için ulusal onuru unutan Paşa Hazretlerinin
ahlakına örnek olmak üzere yukarıdaki olayları yazdım...
Eski komutanıma hoş görünmedim; çünkü sonsuz isteklerini yerine
getirmedim ve dalkavukluk etmedim... Ulusa, Ulusal Orduyu kuran ve utkular
kazanan büyük komutanlar gibi yüce ruhlu, uzdilekli kılavuzlar,
komutanlar gerektir. Orduda birliğin ve uyumun bozulması, görev yapma
isteğinin azalması için çalışanlar, üstün kişi de
olsalar, dokuncalı kişilerdir. Ben, çekilen emekleri bildiğim....
girişilen savaşımda da başarıyı dilediğim için
(bu raporu) -namusum ve kutsal bildiğim şeyler üzerine and içerim ki
düşmanlık ve bir çıkar için yazılmış değildir-
sunmaktan çekinmedim. İran'da, Kafkasya'da uzun süre (Ali İhsan Paşa'nın)
emir subaylığını yapan Binbaşı Cemil Bey (Şimdi
Birinci Ordu Harekât Şubesi Müdürü) son günlerde bana: "İyi
ki Ali İhsan Paşa, Ulusal Eylemin başlangıcında
Anadolu'da bulunmadı. Malta'da bulunduğu iyi oldu. Yoksa, hiç kuşkusuz,
aykırı bir yol tutardı." dedi. Karakterini çok iyi bilen
Cemil Bey, pek doğru söylemiştir..... "Soğuktan uyuşmuş
yılana Tanrı'm güneş göstermesin!" diye yüce Tanrı'ya
yalvarırım. ("Mâr-ı sermâ-dideye Rabbim güneş göstermesin!"
Şehrî.)
Baylar, Ali İhsan Paşa, Meclisteki karşıcıl grup başkanlarıyla da bağlantı kurmuş, yazışmalarda bulunuyordu. Kendisinin komutanlığına son verilerek yasal işlemler yürütülmek üzere Milli Savunma Bakanlığı buyruğuna verilmesini onayladığım 18 Haziran 1922 gününün ertesinde, yani 19 Haziran 1922'de, o zaman Türkiye Büyük Millet Meclisi İkinci Başkanı bulunan Rauf Bey'den makine başında, İhsan Paşa ile ilgisini gösterir bir kapalı tel almıştım. Bir sırası gelmiş, bunu bilginize sunmuştum. O günlerde Adapazarı-İzmit doğrultusunda gezide bulunuyordum. Rauf Bey telinde diyordu ki: "Birinci Ordu Komutanı Ali İhsan Paşa'nın görevden çıkarılarak Askeri Mahkemeye verilmek üzere Konya'ya gönderildiği konusunda Meclis çevrelerinde dedikodulara yol açan bir söylenti vardır..."
Baylar, bir komutanın
görevden çıkarılması, atanması ya da askeri mahkemeye
verilmesi işlemi üzerinden bir gün geçmeden, Meclisçe dedikodu konusu
olabilecek bir söylenti durumuna girmesi ve Meclis İkinci Başkanının,
benden açıklama isteyecek kadar bu olayla ilgilenmesi dikkat çekici değil
midir? Rauf Bey'e gereken yanıtı verdim. Birinci Ordu bir süre
vekillikle yönetildi. Ama, temelli olarak bir kişinin atanması
gerekiyordu. Moskova Elçiliğinden dönmüş olan Fuat Paşa'nın
Birinci Ordu Komutanlığını kabul edip etmeyeceğini
kendisinden sordum. Anladım ki, cephe komutanlığı yapmış
olduğundan, cephe komutanının buyruğu altına girmeye eğilimli
değildir. Milli Savunma Bakanı olan Kâzım Paşa aracılığıyla
Birinci Ordu Komutanlığını Refet Paşa'ya önerttim,
kabul etmemiş. En sonu, o günlerde hiçbir koşul ileri sürmeden
cephe komutanlığının buyruğu altına girerek çalışacağını
söyleyen ve açıkta bulunan Nurettin
Paşa'yı Birinci Ordu Komutanlığına atadık.
Saldırı
Planımızın Ana Çizgileri
Baylar, düşman
ordusunun cephesinden ve örgütlerinden söz etmiş, ona karşı
Batı Cephesindeki kuvvetlerimizin temelde iki ordu olarak örgütlenip düzenlendiğini
söylemiştim. Öteden beri tasarladığımız saldırı
planımızı da ana çizgileriyle anlatayım:
Düşündüğümüz, ordularımızın ana kuvvetlerini düşman cephesinin bir kanadında ve elden geldiğince dış kanadında toplayarak, yok edici bir meydan savaşı yapmaktı. Bunun için uygun gördüğümüz durum ana kuvvetlerimizi düşmanın Afyonkarahisar yakınlarında bulunan sağ kanat grubu güneyinde ve Akarçay ile Dumlupınar karşısına dek olan yerde toplamaktı. Düşmanın en can alacak ve önemli noktası orası idi. Çabuk ve kesin sonuç almak, düşmanı bu kanadından vurmakla olabilirdi.
Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa, bu bakımdan gereği gibi incelemeler yapmışlardı. Hareket ve saldırı planımız çok önceden saptanmıştı.
Konya'ya gelmiş olan General Tavnzınd'ın görüşme isteğinden yararlanarak Ankara'dan ayrılıp 23 Temmuz 1922 akşamı Batı Cephesi Karargâhının bulunduğu Akşehir'e gittim. Harekât planı üzerine görüşürken Genelkurmay Başkanının da bulunmasını uygun gördük. Ben, 24 Temmuzda Konya'ya gittim. 27'de yine Akşehir'e döndüm. Fevzi Paşa Hazretleri de 25 Temmuzda Akşehir'e gelmişti. 27/28 Temmuz gecesi birlikte yaptığımız görüşme sonunda, saptanmış plan gereğince saldırıya geçmek üzere, 15 Ağustosa değin hazırlıkları tamamlamaya çalışmayı kararlaştırdık.
28 Temmuz 1922 günü
öğleden sonra yaptırılan bir futbol maçını görmeleri
ileri sürülerek ordu komutanları ve kimi kolordu komutanları Akşehir'e çağrıldı. 28/29 Temmuz gecesi
komutanlarla genel olarak saldırı üzerinde görüştüm. 30 Temmuz 1922 günü Genelkurmay Başkanı ve Batı
Cephesi Komutanıyla yeniden görüşerek saldırının nasıl
yapılacağını ve ayrıntılarını saptadık.
Ankara'dan çağırdığımız Milli Savunma Bakanı
Kâzım Paşa da, 1 Ağustos
1922 günü öğleden sonra Akşehir'e geldi. Ordu hazırlığının tamamlanmasında
Milli Savunma Bakanlığına düşen işler saptandı.
Saldırıya
Hazırlık Buyruğu
Ordunun hazırlıklarının tamamlanmasını ve saldırının çabuklaştırılmasını buyurduktan sonra Ankara'ya döndüm. Batı Cephesi Komutanı 6 Ağustos 1922'de ordularına gizli olarak saldırıya hazırlık buyruğu verdi.
Genelkurmay Başkanı ve Milli Savunma Bakanı paşalar da Ankara'ya döndüler.
Baylar, saldırı
için yeniden cepheye gitmeden önce, Ankara'da saptanması gereken birtakım
durumlar vardı. Daha, saldırı buyruğu verdiğimi
Bakanlar Kuruluna tümüyle bildirmemiştim. Artık onlara resmi olarak
bildirmenin zamanı gelmişti. Yaptığımız bir
toplantıda iç ve dış durum ile askeri durumu görüşüp
tartıştıktan sonra, saldırı konusunda Bakanlar Kurulu
ile görüş birliğine vardık.
Önemli başka
bir sorun daha vardı. Karşıcıllar, ordunun çürüdüğü,
kıpırdayacak durumda olmadığı; böyle karanlık ve
belirsizlik içinde beklemenin yıkımla sonuçlanacağı
yolundaki propagandalarını iyice kızıştırmışlardı.
Gerçi, Mecliste bu görüş akımının yaptığı
yankılar, düşmanlardan çok gizlemek istediğim savaş planı
bakımından yararlı idi. Ama bu olumsuz propaganda en yakın
ve en inançlı kişiler üzerinde bile kötü etkiler yapmaya başlamış,
onlarda da duraksamalar uyandırmıştı. Onları da, pek
yakında yapacağım saldırı konusunda ve altı yedi günde
düşmanın ana kuvvetlerini yeneceğime olan güvenim üzerinde aydınlatmayı
ve yatıştırmayı gerekli gördüm. Bunu da yaptıktan
sonra Ankara'dan ayrıldım. Genelkurmay Başkanı benden önce, 13 Ağustos 1922'de
Cepheye gitmişti.
Ben, birkaç gün
sonra yola çıktım. Gidişimi belirli birkaç kişiden başka
bütün Ankara'dan gizledim. Benim Ankara'dan ayrılacağımı
bilenler, burada imişim gibi davranacaklardı. Dahası, benim Çankaya'da
çay şöleni verdiğimi de gazetelerle yayımlayacaklardı.
Bunu, elbette o zamanlar işitmişsinizdir. Trenle gitmedim. Bir gece
otomobille Tuz Çölü (Koçhisar) üzerinden Konya'ya gittim. Konya'ya
gidişimi orada hiç kimseye telle bildirmediğim gibi Konya'ya varır
varmaz telgrafhaneyi gözaltına aldırarak Konya'da bulunduğumun
da hiçbir yere bildirilmemesini sağladım.
20 Ağustos 1922
günü öğleden sonra saat dörtte Batı Cephesi Karargâhında,
yani Akşehir'de bulunuyordum. Kısa bir görüşmeden sonra, 26 Ağustos
1922 sabahı düşmana saldırmak için Cephe Komutanına buyruk
verdim.
22
Ağustos 1922 Saldırı Buyruğu
20/21 Ağustos 1922 gecesi Birinci ve İkinci Ordu Komutanlarını da Cephe Karargâhına çağırdım. Genelkurmay Başkanı ile Cephe Komutanı önünde saldırının nasıl yapılacağını harita üzerinde kısa bir savaş oyunu biçiminde açıkladıktan sonra, Cephe Komutanına o gün vermiş olduğum buyruğu yineledim. Komutanlar işe koyuldular. Saldırımız, hem strateji hem bir taktik baskını biçiminde yapılacaktı. Bunun gerçekleşebilmesi için de, yığınağın ve düzenlemenin gizli kalmasına önem vermek gerekiyordu. Bundan ötürü, her türlü hareket gece yapılacak, birlikler gündüzleri köylerde ve ağaçlıklar altında dinleneceklerdi. Saldırı bölgesinde yolların düzeltilmesi gibi çalışmalarla düşmanın dikkatini çekmemek için kimi başka bölgelerde de benzeri düzmece çalışmalar yapılacaktı.
24 Ağustos 1922'de
karargahlarımızı Akşehir'den saldırı cephesi
gerisindeki Şuhut kasabasına getirdik. 25 Ağustos 1922 sabahı
da Şuhut'tan, savaşları yönettiğimiz Kocatepe'nin güneybatısındaki
çadırlı ordugâha gittik. 26 Ağustos
sabahı Kocatepe'de bulunuyorduk.
Sabah saat 5.30'da topçu ateşimizle saldırı başladı.
Başkomutan
Savaşı
Baylar, 26 ve 27 Ağustos günlerinde, yani iki gün içinde, (Afyon) Karahisar'ın güneyinde 50 ve doğusunda 20-30 kilometre uzunluğunda bulunan berkitilmiş düşman cephelerini düşürdük. Yenilen düşman ordusunun büyük kuvvetlerini 30 Ağustosa değin, Aslıhanlar yöresinde çevirdik. 30 Ağustosta yaptığımız savaş sonunda (buna Başkomutan Savaşı adı verilmiştir) düşmanın ana kuvvetlerini yok ettik ve tutsak ettik. Düşman ordusu Başkomutanlığını yapan General Trikupis de tutsaklar arasındaydı. Demek, tasarladığımız kesin sonuç beş günde alınmış oldu.
31 Ağustos 1922
günü ordularımız, ana kuvvetleri ile İzmir'e doğru yürürken,
başka birlikleri ile de düşmanın Eskişehir ve kuzeyinde
bulunan kuvvetlerini yenmek üzere ilerliyorlardı.
Ateşkes
Önerisi
Baylar, Başkomutan Savaşı'nın
sonucuna değin her gün büyük başarılarla gelişen saldırımızı
resmi bildirimlerde çok önemsiz eylemler gibi gösteriyorduk.
Amacımız, durumu elden geldiğince dünyadan gizlemekti. Çünkü,
düşman ordusunu tümüyle yok edeceğimize güvenimiz vardı. Bunu
anlayıp düşman ordusunu yıkımdan kurtarmak isteyeceklerin
yeni girişimlerine meydan vermemeyi uygun görmüştük. Gerçekten
bizim tutumumuzu sezdikleri zaman ve saldırımızdan hemen sonra,
başvurmalar olmuştur. Örneğin, saldırıda bulunduğumuz
sırada Bakanlar Kurulu Başkanı olan Rauf Bey'den, İstanbul'dan
ateşkes anlaşması ile ilgili yazı geldiği yolunda, 4
Eylül 1922 günlü bir tel almıştım. Verdiğim yanıt
şudur:
Tel, makama özeldir.
5.9.1922
Bakanlar Kurulu Başkanlığı
Yüce Başkanlığına
Y: Anadolu'daki Yunan ordusu kesin olarak yenilmiştir. Yunan
ordusunun yeniden sağlam bir direnmede bulunması artık düşünülemez.
Anadolu için herhangi bir görüşmeye gerek kalmamıştır.
Ateşkes anlaşması, ancak, Trakya için söz konusu olabilir.
Bunun için, Eylülün onuna değin Yunan Hükümeti, ya doğrudan doğruya,
ya da İngiltere aracılığıyla hükümetimize resmi
olarak başvurursa, buna yanıt verilirken aşağıdaki koşullar
öne sürülmelidir. O günden, yani Eylülün onundan sonra başvurulursa
yanıt başka türlü olabilir. Bunun için de durum bana ayrıca
bildirilmelidir:
1.
1-Ateşkes anlaşmasının imzalandığı günden
başlayarak on beş gün içinde Trakya, 1914 sınırlarına
dek, hiçbir koşul ileri sürülmeden, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin
sivil görevlilerine ve ordu birliklerine bırakılmış olacaktır.
2. 2-Yunanistan'da tutsak bulunan yurttaşlarımız on beş
gün içinde İzmir, Bandırma ve İzmit limanlarında bize
verilecektir.
3. 3-Yunan ordusunun üç buçuk yıldan beri Anadolu'da yaptığı
ve yapmakta bulunduğu yıkımları ödemeyi Yunan Hükümeti
şimdiden üstlenecektir.
Büyük
Millet Meclisi Başkanı
Başkomutan
Mustafa
Kemal
Ordularımız
İzmir Rıhtımında İlk Verdiğim Hedefe, Akdeniz'e
Ulaştılar
Telsizle
doğrudan doğruya bana gönderilen bir telyazısında da,
İzmir'deki İtilaf Devletleri konsoloslarına benimle görüşmelerde
bulunmak yetkisinin verildiği bildiriliyor; hangi gün ve nerede buluşabileceğim
soruluyordu. Buna verdiğim yanıtta da, 9
Eylül 1922'de Nif'te (Kemalpaşa'da) görüşebileceğimizi
bildirmiştim. Gerçekten dediğim
günde ben Kemalpaşa'da bulundum.
Ama, görüşmeyi isteyenler orada değildi. Çünkü ordularımız
İzmir rıhtımında ilk
verdiğim hedefe, Akdeniz'e ulaşmış
bulunuyorlardı.
Saygıdeğer baylar, Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan
Savaşı ile ondan sonra düşman ordusunu bütünüyle yok eden ya
da tutsak eden ve kılıç artıklarını Akdeniz'e,
Marmara'ya döken harekâtımızı açıklamak ve niteliklerini
anlatmak için söz söylemeyi gerekli görmem.
Her evresi ile düşünülmüş, hazırlanmış,
yönetilmiş ve utkuyla sonuçlandırılmış olan bu harekât
Türk ordusunun, Türk subaylarının ve komuta kurulunun yüksek güçlerini
ve yiğitliklerini tarihte bir daha saptayan ulu bir yapıttır.
Bu yapıt, Türk ulusunun özgürlük ve bağımsızlık
düşüncesinin ölümsüz anıtıdır. Bu yapıtı
yaratan bir ulusun çocuğu, bir ordunun Başkomutanı olduğum
için sevincim ve mutluluğum sonsuzdur.
Baylar, işte şimdi siyasa alanla geçebiliriz. Gerçi, ordumuzun utkusundan umudu kesip daha önce siyasa yoluyla sorunların çözülmesi kanısında ve savında bulunanları, dediklerini yapmakta biraz çokça bekletmiş oldum. Bununla birlikte sonunda, benim de siyasa alanında önemle çalışmayı gerçekten yeğlediğimi görerek kıvanmaları gerekirdi. Böyle olup olmadığını göreceğiz.
Ordularımız, İzmir ve Bursa'yı geri aldıktan
sonra Trakya'yı da Yunan ordusundan kurtarmak için İstanbul ve Çanakkale'ye
doğru yürürken, o zaman İngiltere Başbakanı bulunan Lloyt
Corc bizimle savaşmaya karar vermiş gibi bir davranışla dominyonlara, yardımcı birlikler istemek üzere
başvurmuş. Ondan sonraki olaylara bakılırsa Lloyt Corc'un
isteğinin yerine getirilmediğini kabul etmek gerekir.
İtilaf
Devletleri'nin 23 Eylül 1922 Günlü Ateşkes Önerisi
Bu sıralarda, İstanbul'daki Fransız Olağanüstü Komiseri General Pele (Pellé) benimle görüşmek üzere İzmir'e geldi. "Yansız Bölge" adıyla andığı bir bölgeye ordularımızın girmemesinin uygun olacağını öğütledi. Ulusal Hükümetimizin böyle bir bölge tanımadığını, Trakya'yı da kurtarmadıkça ordularımızın durdurulamayacağını söyledim. General Pele, Bay Franklen-Buyon'un benimle görüşmek üzere gelmek istediği yolunda almış olduğu özel bir teli bana gösterdi. Kendisini İzmir'de kabul edeceğimi söyledim. Bay Franklen-Buyon bir Fransız savaş gemisiyle İzmir'e geldi. Fransa Hükümetinin kendisini, İngiltere ve İtalya Hükümetlerinin de uygun görmesi üzerine benimle görüşmeye gönderdiğini söyledi. Biz Franklen-Buyon'la görüşürken, İtilâf Devletleri Dışişleri Bakanları imzasıyla, 23 Eylül 1922 günlü bir nota geldi. Bu nota, temel olarak, iki sorunu kapsıyordu. Biri, savaşın durdurulması; öbürü konferans ve barış ile ilgiliydi.
Biz, Rumeli'de ulusal sınırlarımıza dek Doğu Trakya'yı baştan başa almadıkça savaştan vazgeçemezdik. Ancak, yurdumuzun bu parçasından düşman birlikleri çıkarılırsa daha çok bir eyleme kendiliğinden gerek kalmayacaktı. Bu notada, Venedik ya da başka bir kentte toplanacak olan ve İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Romanya, Sırp-Hırvat-Sloven devletleriyle Yunanistan'ın çağrılacağı bir konferansa delegelerimizi göndermeyi isteyip istemeyeceğimiz soruluyor; ayrıca, görüşmeler sırasında Boğazlar'daki yansız bölgelere asker göndermezsek, Edirne ile birlikte Meriç'e dek Trakya'nın, bize geri verilmesine ilişkin isteğimizin iyi karşılanacağı bildiriliyordu.
Notada Boğazlar'dan, azınlıklardan, Milletler Cemiyeti'ne girmemizden de söz edilmekteydi.
Konferansın
toplanmasından önce Yunan birliklerinin, İtilâf Devletleri
komutanlarının çizecekleri bir çizginin gerisine çekilmeleri için
İtilâf Devletlerinin erkini kullanacağına söz veriliyor ve bu
konuda görüşülmek üzere Mudanya'da ya da İzmit'te bir toplantı
yapılması öneriliyordu.
Mudanya
Konferansı
29 Eylül 1922 günü bu notaya verdiğim kısa bir yanıtta, Mudanya konferansını kabul ettiğimi bildirdim. Ama Meriç Irmağına dek Trakya'nın hemen bize geri verilmesini istedim. 3 Ekimde toplanması uygun olacağını söylediğim Mudanya konferansına Başkomutanlık adına olağanüstü yetki ile, Batı Cephesi Orduları Komutanı İsmet Paşa'yı delege atadığımı bildirdim. Bu notaya Hükümetçe de, 4 Ekim 1922 günlü ayrıntılı bir yanıt verildi. Bu yanıtta, konferans yeri için İzmir önerildi. Boğazlar sorunu dolayısıyla Rusya, Ukrayna ve Gürcistan cumhuriyetlerinin de çağrılması istendi ve başka sorunlar üzerindeki görüşlerimiz de kısaca bildirildi.
Mudanya'da, İsmet Paşa'nın başkanlığı altında, İngiltere delegesi General Harington, Fransa delegesi General Şarpi (Charpy), İtalya delegesi General Mombelli'nin katıldıkları konferans toplandı. Bir hafta kadar süren tartışmalı görüşmelerden sonra, 11 Ekimde "Mudanya Ateşkes Anlaşması" imzalandı. Böylece, Trakya anayurda katıldı.
Baylar, utku kazanıldıktan sonra, İzmir'de bizim yaptığımız siyasal görüşmeler üzerine, Ankara'da Bakanlar Kurulunun, daha doğrusu kimi bakanların telaştan doğan bir ivediye kapıldıkları anlaşıldı.
Askerlik görevimin
sona ermiş bulunduğunu, bundan sonraki siyasa işlerini Bakanlar
Kurulunun yürütmesi gerektiğini anlatacak biçimde beni Ankara'ya çağırdılar.
Oysa, ne askerlik görevim son bulmuştu, ne de siyasal ve diplomatik
sorunlarla ilgilenip uğraşmaktan kendimi alabilirdim. Bunun için,
İzmir'den, ordunun başından ve başladığım
siyasal görüşmelerden ayrılamazdım. Bundan ötürü, benimle görüşmek
isteğinde bulunduklarına ve bunda direndiklerine göre, Bakanlar
Kurulu üyelerinin ya da ilgili Bakanların İzmir'e, benim yanıma
gelmelerini önerdim. Bakanlar Kurulu Başkanı Rauf Bey'le Dışişleri
Bakanı Yusuf Kemal Bey geldiler.
Rauf Bey, bana İzmir'de
birtakım özel dileklerini de bildirdi. Örneğin, Ali Fuat Paşa
ile Refet Paşa'nın utku dolayısıyla aşamalarının
yükseltilmesini ve kendilerine uygun birer görev verilerek gönüllerinin hoş
edilmesini diledi. Biliyorsunuz ki, savaştan önce Ali Fuat ve Refet paşaların
savaşa katılmaları için türlü yollarla girişimde bulunmuştum.
Sonuç alamadım. Askeri hareketlerde emeği geçip hak kazanan
komutanların ve subayların utku dolayısıyla aşamaları
yükseltilerek ve övülerek elbette gönülleri alınmıştı.
Savaşlara katılmaktan kaçınan kişilerin de, savaşa katılanlarla
birlikte aşamalarının yükseltilmesi elbette kötü etkiler
yaratabilirdi. Kısaca, Rauf Bey'e, dileğini yerine getiremeyeceğimi
söyledim. Ama Ali Fuat Paşa, Meclis İkinci Başkanı bulunduğuna
göre, yeri ve görevi kendisini kıvandırabilecek kertede yüksekti.
Yalnız açıkta bulunan Refet Paşa'ya uygun bir görev bulmaya çalışacağıma
söz verdim. Kendisini İzmir'e çağırmasını söyledim.
Refet Paşa İzmir'e gelmişti. Ama bu geliş tam benim
Ankara'ya döndüğüm geceye rastladığından kendisiyle orada
buluşulamadı.
Barış
Konferansına Göndereceğimiz Delegeler
Refet Paşa'nın görevlendirilmesi,
daha sonra Ankara'dan Bursa'ya gidişim
sırasında oldu.
Baylar, İzmir'den
Ankara'ya dönüşümde
başlıca, Mudanya Konferansı görüşmeleri üzerinde uğraşıldı.
Bir yandan da Bakanlar Kurulunda, Mecliste, komisyonlarda barış konferansına gönderilebilecek
delegeler kurulu söz konusu oluyordu. Bakanlar Kurulu Başkanı Rauf
Bey, Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Bey,
Sağlık Bakanı Rıza Nur Bey, barış konferansına gidecek delegeler kurulunun doğal
üyeleri gibi görülüyordu. Ben daha bu konuda kesin görüşümü ve
kararımı saptamamıştım. Ancak Rauf Bey'in başkanlığı
altında bulunacak kurulun, bizim için ölüm dirim sorunu olan bu konuda
başarı kazanacağına güvenemiyordum. Rauf Bey'in de kendini
yetersiz görmekte olduğunu sezinliyordum. Kendisine danışman
olarak İsmet Paşa'nın verilmesini önerdi. Bu öneriye verdiğim
yanıtta, "İsmet Paşa'dan danışman olarak pek az
yararlanılabilir. İsmet Paşa başkan olursa, kendisinden en
çok yararlanılabileceğine ben de inanıyorum." dedim. Bu
nokta üzerinde uzun boylu görüşülmedi. Ondan sonra, Rauf Bey delegeler
kurulu konusunda başladığı düzenlemeleri, oluşturmaları
sürdürüp gitti. Ben önem verir görünmedim. Mudanya Konferansı sona
ermişti. İsmet Paşa ile
Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa Bursa'da bulunuyorlardı.
Kendileriyle görüşmek üzere Bursa'ya gittim.
İsmet
Paşa'nın Dışişleri Bakanlığı'na ve
Delegeler Kurulu Başkanlığına Seçilmesi
Yanımda Milli Savunma Bakanı
Kâzım Paşa vardı. Doğuda, kendisine karşı düşünce
ve eylem biçiminde yapılan gösteriler yüzünden görev yapamayacağını
anlayıp Ankara'ya gelmek zorunda kalan Kâzım Karabekir Paşa'yı
ve İstanbul'da kendisine görev vermek üzere de Refet Paşa'yı
birlikte götürdüm. Bursa'da kaldığım günlerde Refet
Paşa'yı, bilindiği üzere,
İstanbul'a gönderdim. İsmet Paşa'nın da delegeler kurulu başkanlığı
yapıp yapamayacağını, bütün bildiklerime karşın,
bir daha inceledim. Mudanya Konferansını nasıl yönettiğini
ayrıntılarıyla anlamaya çalıştım. İsmet Paşa'nın
kendisine, düşüncelerimi sezinletecek hiçbir söz söylemiyordum. En
sonu, olumlu olarak kararımı verdim. İsmet Paşa'nın
Delegeler Kurulu Başkanı olması için, daha önce Dışişleri
Bakanı olmasını uygun gördüm.
Bunu sağlamak için, doğrudan doğruya Dışişleri
Bakanı Yusuf Kemal Bey'e özel ve gizli olarak çektiğim bir kapalı
telde, kendisinin Dışişleri Bakanlığından çekilmesini
ve yerine İsmet Paşa'nın seçilmesine aracı olmasını
rica ettim.
Ankara'dan ayrılışımdan
önce Yusuf Kemal Bey
bana, Delegeler Kurulu Başkanlığı görevini en iyi İsmet
Paşa'nın yapabileceğini söylemişti. Yusuf Kemal Bey'den,
kendisine bildirdiklerimi iyi karşılayarak gereğini yapmaya başladığını
bildiren bir yanıt aldım.
Lozan
Barış Konferansına Çağırılmamız
İşte, ondan sonra idi
ki İsmet Paşa'ya, bir olupbitti biçiminde, Dışişleri
Bakanı olacağını, ondan sonra da barış konferansına
Delegeler Kurulu Başkanı olarak gideceğini söyledim.
Paşa, birdenbire şaşırdı. Asker olduğunu ileri sürerek
özür diledi. En sonunda, önerimi bir buyruk sayarak kabul
etti. Yine Ankara'ya döndüm. Bu sırada
28 Ekim 1922'de, İtilâf Devletleri bizi Lozan'da toplanacak barış
konferansına çağırdı. İtilâf Devletleri, hâlâ
İstanbul'da bir hükümet tanımak istiyor ve onu da bizimle birlikte
konferansa çağırıyordu.
Padişahlığın
Kaldırılması
Bu ortaklaşa çağrılma
olayı padişahlığın kaldırılması işini
kesin olarak sonuçlandırdı. Gerçekten, 1 Kasım 1922 günlü
yasa gereğince, halifelik ile padişahlık birbirinden ayrıldı.
İki buçuk yılı aşan bir zamandan beri eylemli olarak erkini
yürüten ulusal egemenlik berkitildi. Halifelik açık hakları olmaksızın
bir süre daha bırakıldı.
Baylar, bu konuda gereği
kadar sağlam bilgiler vardır. Konunun özelliklerine ilişkin yönler
belki yüce kurulunuzu ilgilendirir düşüncesiyle, kimi bilgiler sunacağım:
Bilindiği üzere,
padişahlık ve halifelik makamları ayrı ayrı ve birleşik
olarak önemli sorunlardan sayılmaktaydı. Bunu doğrulayan bir anımı
bilginize sunayım: 1 Kasım 1922 gününden önce, Meclis çevrelerinde
karşıcıllar, benim padişahlığı kaldıracağım
yolunda telaşlı ve heyecanlı propaganda yapıyorlardı.
Rauf Bey, bir gün
Meclisteki odama gelerek benimle önemli birtakım işleri görüşmek
istediğini; akşamleyin Refet Paşa'nın Keçiören'deki evine
gidersem daha güzel konuşabileceğimizi söyledi. Rauf Bey'in önerisini
kabul ettim. Fuat Paşa'nın orada bulunmasına izin vermemi istedi;
onu da uygun gördüm. Refet Paşa'nın evinde dört kişi toplandık.
Rauf Bey'den dinlediklerimin özeti şu idi: Meclis, padişahlığın,
belki de halifeliğin ortadan kaldırılması düşüncesinde
bulunulduğu kaygısıyla üzgündür. Sizden ve sizin gelecekte
alacağınız durumdan kuşkulanmaktadır. Bunun için,
Meclise ve dolayısıyla ulus kamuoyuna güvence vermeniz gereğine
inanıyorum.
Rauf
Bey'in Padişahlık ve Halifelik Konusundaki Düşünceleri
Rauf Bey'den, padişahlık ve halifelik konusundaki düşüncesinin ve kanısının ne olduğunu sordum. Verdiği yanıtta şu açıklamalarda bulundu: "Ben, dedi, padişahlık ve halifelik katına gönül ve duygu bakımından bağlıyım. Çünkü benim babam, padişahın ekmeğiyle yetişmiş, Osmanlı devletinin ileri gelen adamları arasına geçmiştir. Benim de kanımda o ekmekten kırıntılar vardır. Ben iyilik bilmez değilim ve olamam. Padişaha bağlı kalmak borcumdur. Halifeye bağlılığım ise görgümün gereğidir. Bunlardan başka, genel görüşlerim de vardır. Bizde genel durumu tutmak güçtür. Bunu ancak, herkesin erişemeyeceği kertede yüksek görülmeye alışılmış bir makam sağlayabilir. O da padişahlık ve halifeliktir. Bu makamı kaldırmak, onun yerine başka nitelikte bir varlık koymaya çalışmak, yıkıma yol açar ve büyük acı doğurur; bu hiç uygun bir iş olamaz."
Rauf Bey'den sonra,
karşımda oturan Refet Paşa'dan düşüncesini sordum. Refet
Paşa'nın yanıtı şu idi: "Rauf Bey'in bütün düşünce
ve görüşlerine katılırım. Gerçekten bizde padişahlıktan,
halifelikten başka bir yönetim biçimi söz konusu olamaz...."
Ondan sonra Fuat Paşa'nın
düşüncesini öğrenmek istedim. Paşa, Moskova'dan yeni geldiğinden
durumu, kamunun düşünce ve duygularını gereğince
incelemeye daha zaman bulamadığından söz ederek görüşülen
konu üzerinde kesin bir düşünce ve görüş ileri süremeyeceğini
bildirdi.
Ben kendilerine, kısaca
şu yanıtı verdim: "Söz konusu
ettiğiniz sorun, bugünün işi değildir. Mecliste kimilerinin
korkup ivediliğe ve heyecana kapılmasına da yer yoktur."
Rauf Bey bu yanıtımdan
kıvanmış göründü. Ama, şu ya da bu biçimde, söz konusu
sorun üzerinde konuşmalar sürdürüldü. Akşam üzeri başlayan
konuşmamız, bütün gece, sabaha değin uzadı. Rauf Bey'in
bir şeyi sağlamak istediğini sezinledim. Benim halifelik, padişahlık
ve ilerde alabileceğim durum üzerinde kendilerine söylediğim ve
kendilerinin de inandırıcı buldukları sözleri bana kürsüden
kendi ağzımla Meclise söyletmek...
Kendilerine söylediğim
sözleri, olduğu gibi Meclise de söylemekte sakınca görmediğimi
bildirdim. Dahası, bu sözleri kurşunkalemiyle bir kâğıt
parçasına yazdım ve ertesi gün bir sırasına getirip,
bunları Mecliste söyleyeceğime söz verdim; bu sözümü de yerine
getirdim. Benim bunları Mecliste söylememi karşıcıllar Rauf
Bey'in bir başarısı saymışlar ve kendisini kutlamışlar.
Padişahlığın
Kaldırılması Mecliste Görüşülürken Rauf Bey'e Verdiğim
Ödev
Baylar, belki birtakım kişilere göre Rauf Bey üzerine aldığı görevi yapmıştı. Ben de, genel ve tarihsel görevimin o güne ilişkin evresini, açıkladığım gibi yapmıştım. Ama genel görevimin gerektirdiği temel işi yapma ve uygulama zamanı gelince de hiç duraksamadım. Tevfik Paşa'nın telyazıları dolayısıyla padişahlığı halifelikten ayırmaya ve önce padişahlığı kaldırmaya karar verdiğim zaman, ilk yaptığım işlerden biri de, hemen Rauf Bey'i Meclisteki odama çağırmak oldu. Rauf Bey'in, Refet Paşa'nın evinde sabahlara dek dinlediğim düşüncelerini ve görüşlerini hiç bilmiyormuşum gibi, ayakta, kendisinden şunu istedim: "Halifeliği ve padişahlığı birbirinden ayırarak padişahlığı kaldıracağız! Bunun uygun olduğunu kürsüden söyleyeceksiniz!" Rauf Bey'le bundan başka hiçbir şey konuşmadık. Rauf Bey odamdan çıkmadan önce, yine bu iş için çağırmış olduğum Kâzım Karabekir Paşa geldi. Ondan da, bu yolda konuşmasını rica ettim.
Baylar, (Meclisin) o günlerle ilgili tutanaklarında görüldüğü üzere, Rauf Bey kürsüden bir iki kez konuştu ve dahası, padişahlığın kaldırıldığı günün bayram kabul edilmesini de önerdi.
Burada bir nokta, kafalarda düğümlenip kalabilir. Bana, Padişaha bağlı kalmayı borç bildiğini, padişahlık katının yerine başka nitelikte bir makam koymaya çalışmanın yıkıma yol açacağını ve büyük acı doğuracağını söylemiş olan Rauf Bey, benim yeni kararımı öğrendikten (sonra); özellikle kararımı desteklemesi ve padişahlığın kaldırılması için Mecliste bir konuşma yapması yolundaki isteğim karşısında hiçbir şey söylemeksizin uysallık göstermiştir. Bu tutum ve davranış nasıl yorumlanabilir? Rauf Bey, eski inançlarını değiştirmiş miydi? Yoksa bu inançlarında aslında içtenlikli değil miydi? Bu iki noktayı birbirinden ayırmak ve biri üzerinde tam bir kanı ile yargıda bulunmak güçtür.
Baylar, böyle kuşkulu
bir yargıda bulunmaya girişmektense, durumun incelenmesini kolaylaştırmaya
yarayacak kimi evreleri, işlemleri ve tartışmaları yüce
kurulunuza anımsatmayı yeğlerim.
Lozan
Barış Konferansına Tevfik Paşa ve Arkadaşları da
Delege Göndermek İstiyorlardı
Bilginize sunmuştum ki, Padişahlığın kaldırılması; Lozan Konferansına İstanbul'dan da bir delegeler kurulu çağrılması ve İstanbul'u yani Vahdettin ile Tevfik Paşa ve arkadaşlarının da böyle bir çağrıyı, Türk ulusunun büyük emekler ve özverilerle elde ettiği yararları küçültmek, belki de anlamsız bir niteliğe düşürmek pahasına da olsa, kabul eylemesi yüzündendi.
Tevfik Paşa, ilkin doğrudan doğruya bana bir tel çekti. 17 Ekim 1922 günlü olan bu telde Tevfik Paşa, kazanılan utkunun, bundan böyle, İstanbul ile Ankara arasındaki anlaşmazlığı ve ikiliği kaldırmış ve ulusal birliğimizi sağlamış olduğunu yazıyordu. Yani Tevfik Paşa demek istiyordu ki: "Yurtta düşman kalmadı. Padişah yerindedir. Hükümet onun yanındadır. Ulusa düşen, bu makamın vereceği buyruklara uymaktır. Böyle olunca elbette birliğe engel bir şey kalmamış olur." Ancak, Ankara'dan biraz daha yardım istemek akıllılığını gösteriyordu. O da, Barış Konferansına İstanbul ile Ankara'nın birlikte çağrılması dolayısıyla, daha önce, benden çok gizli yönerge almış bir kişinin elden gelen çabuklukla İstanbul'a gönderilmesini sağlamaktı. (belge: 260)
Tevfik Paşa'ya bildirilmek üzere İstanbul'da Hâmit Bey'e çektiğim telde: "Tevfik Paşa ile arkadaşlarının devlet siyasasını bulandırmaktan vazgeçmemelerinin ne denli büyük sorumluluk doğuracağının apaçık belli olduğunu" bildirdim. (belge: 261)
Ne yazık ki Hâmit
Bey, bu telyazısının, olduğu gibi, Tevfik Paşa'ya
bildirilmesi gerektiğini anlayamamış; bunu kendisine verilmiş
bir yönerge sanmış. Bununla birlikte, bu telyazımda
bildirdiklerime uygun olarak, Tevfik Paşa'ya üç günde beş kez
bildirim yapmış. Dahası, Tevfik Paşa ile arkadaşlarının
konferansa delege göndermeyeceklerini bildiren bir demeç taslağı hazırlayıp,
gazetelere ve ajanslara verilmek üzere kendilerine göndermiş.(belge: 262)
Çıkarlarını Kirli Bir Tahtın Çürümüş, Çökmüş Ayaklarına Sarılmakta Bulanlar
Bütün çıkarlarını kirli bir tahtın çürümüş, çökmüş, ayaklarına sarılmakta, yalnız bunda gören ve Tevfik Paşa ile benzeri paşalardan kurulmuş bulunan Vahdettin hükümetinin, gizli amaçlarını ne olursa olsun kabul ettirmekten başka hiçbir şeyle uğraşmadıkları anlaşılıyordu. Tevfik Paşa'nın bana çektiği tele (yanıt vermiştim); bunu almadığını bildirdikten sonra, 29 Ekim 1922 günlü teliyle ve sadrazam sanını kullanarak doğrudan doğruya Meclis Başkanlığına başvurdu. (belge: 263)
Bu telyazısının kapsamı Osmanlı çağının Tevfik paşalarına yaraşır bir biçimde idi.
Tevfik Paşa ve arkadaşları bu telyazılarında, kazanılan başarının elde edilmesine yardım ettiklerinden söz edecek kertede ileri gidebilmişlerdir.
Baylar, Osmanlı Devletinin yasal olmayan hükümeti adını taşımak aymazlığında bulunan ve Tevfik Paşa ile Ahmet İzzet Paşa ve benzerlerinden kurulan son Osmanlı Hükümeti üzerinde daha çok durmak yararsızdır. Sözümü Meclis görüşmelerine getireceğim.
Söz konusu iş dolayısıyla 30 Ekim 1922 günü Mecliste görüşmeler başladı. Çok milletvekilleri çok sözler söylediler. İstanbul'daki Osmanlı hükümetleri (üzerinde durdular); Ferit Paşa evresinden sonra Tevfik Paşa perdesinin açıldığını ve bu perdeyi açanların anlayıştan ve vicdandan yoksun birtakım kişiler olduğunu belirterek bu adamların yasalar gereğince cezalandırılmalarını istediler.
"Böyle bir anlayışta olan, yani bize bu denli akılsızca önerilerde bulunan kişiler... gerçekten İstanbul Hükümetinin tarihsel kimliğine imzasını koyan ve her şeyden çok oraya bağlı olan kişilerdir..." dediler.
İstanbul'da, hükümet adını ve kimliğini takınan adamların, Yurt Hainliği Yasasına göre cezalandırılmaları ile ilgili önergeler okundu.
Baylar, Osmanlı
İmparatorluğunun yıkıldığını, yeni bir Türkiye
Devletinin doğduğunu, Anayasa gereğince egemenlik haklarının
ulusta olduğunu belirten bir önerge düzenlendi. Seksenden çok arkadaşa
imza ettirildi. Bu önergede benim de imzam vardır.
Bu önerge okunduktan
sonra, sert bir biçimde karşıcıl durum alanların başında
iki kişi göründü. Bunlardan biri Mersin Milletvekili Albay Salâhattin
Bey'dir. İkincisi, İzmir'de asılan Ziya Hurşit'tir. Bunlar,
padişahlığın kaldırılmaması kanısında
bulunduklarını açıkça belirttiler.
Osmanlı
Padişahlığının Kaldırılması Kararı
Verildiği Gün, Anayasa, Dinişleri ve Adalet Komisyonlarının
Ortak Toplantısı
Baylar, 31 Ekim 1922 günü Meclis toplanmadı. O gün Müdafaai Hukuk Grubu toplantısı oldu. Bu toplantıda, Osmanlı egemenliğinin kaldırılmasının zorunlu olduğu üzerine konuştum. 1 Kasım 1922 günü, Meclis toplantısında yine bu konu üzerinde uzun tartışmalar yapıldı. Mecliste de ayrıntılı bir konuşma yapmak gereğini duydum. (belge 264) İslam ve Türk tarihinden söz açarak halifelikle padişahlığın ayrılabileceğini, ulusal egemenlik katının Türkiye Büyük Millet Meclisi olabileceğini tarihsel olaylara dayanarak anlattım. Hulâgû'nun, Halife Mutasım'ı asıp dünya yüzünde halifeliğe eylemli olarak son verdiğini, eğer 1517'de Mısır'ı ele geçiren Yavuz, orada halife sanını taşıyan bir sığıntıya önem vermeseydi, halifelik sanının zamanımıza dek kalıt olarak gelemeyeceğini anlattım.
Bundan sonra, bu
sorun ile ilgili önergeler üç komisyona Anayasa, Dinişleri, Adalet
komisyonlarına verildi. Bu üç komisyon üyelerinin bir araya gelip, bizim
güttüğümüz amaca göre, sorunu çözüp sonuçlandırmaları
elbette güçtü. Durumu yakından ve kendim izlemem gerekti.
Karma
Komisyona Anlattığım Gerçek
Üç
komisyon bir odada toplandı. Başkanlığa Hoca
Müfit Efendi seçildi. Sorunu görüşmeye
başladılar. Dinişleri Komisyon üyesi olan hoca efendiler, herkesçe
bilinen uydurma sözlere dayanarak halifeliğin padişahlıktan ayrılamayacağını
savladılar. Bu savları çürütmek için özgür düşünceli
kimseler de ortaya çıkar görünmedi. Biz, çok kalabalık olan bu
odanın bir köşesinde tartışmaları dinliyorduk. Bu biçim
görüşmelerin, istenilen sonuca varmasını beklemek boşunaydı.
Bunu anladık. En sonu, Karma Komisyon Başkanından söz aldım.
Önümdeki sıranın üstüne çıktım. Yüksek
sesle şunları söyledim:
"Efendiler,
dedim, egemenliği hiç kimse, hiç kimseye, bilim gereğidir diye, görüşmeyle,
tartışmayla veremez. Egemenlik, güçle, erkle ve zorla alınır.
Osmanoğulları, zorla Türk Ulusunun egemenliğine el koymuşlardı.
Bu yolsuzluklarını altı yüzyıldan beri sürdürmüşlerdi.
Şimdi de Türk Ulusu bu saldırganlara, artık yeter diyerek ve
bunlara karşı ayaklanarak egemenliğini kendi eline almış
bulunuyor. Bu bir olupbittidir. Söz konusu olan, ulusa saltanatını,
egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız
sorunu değildir. Sorun, zaten gerçekleşmiş bir olayı yasa
ile saptamaktan başka bir şey değildir. Bu, kesinlikle yapılacaktır.
Burada toplananlar, Meclis ve herkes sorunu doğal bulursa, sanırım
ki uygun olur. Yoksa, yine gerçek, yöntemine göre saptanacaktır; ama,
belki birtakım kafalar kesilecektir. İşin bilimsel yönüne gelince, hoca
efendilerin üzülmelerine ve kaygılanmalarına hiç yer yoktur: Bu
konuda bilimsel açıklamalarda bulunayım." dedim ve uzun uzadıya
birtakım açıklamalar yaptım. Bunun üzerine, Ankara
milletvekillerinden Hoca
Mustafa Efendi:
"Bağışlayınız efendim; biz sorunu başka bakımdan
ele almıştık; açıklamalarınızdan aydınlandık."
dedi. Sorun, Karma Komisyonca bir çözüme bağlanmıştı.
Osmanlı
Padişahlığının Çökme ve Dağılma Töreninin
Son Evresi
Yasa tasarısı
ivedilikle saptandı. O gün, Meclisin ikinci oturumunda okundu.
Açık oya konulması önerisine karşı kürsüye çıktım.
Dedim ki: "Buna gerek yoktur. Ülkenin ve ulusun bağımsızlığını
sonsuza değin koruyacak ilkeleri yüce Meclisin oybirliği ile kabul
edeceğini sanırım." "Oylansın!" sesleri yükseldi.
En sonu, başkan oya koydu ve: "Oybirliği ile kabul edilmiştir."
dedi. Yalnız aykırı bir ses işitildi: "Ben karşıyım!"
Bu ses: "Söz yok!" sesleri ile boğuldu. İşte baylar,
Osmanlı egemenliğinin çökme ve ortadan kalkma töreninin son evresi
böyle geçmiştir.
Hain
Vahdettin Bir İngiliz Gemisiyle İstanbul'dan Kaçıyor
17 Kasım 1922 günlü resmi
bir telyazısının ilk tümcesi şu idi: "Vahdettin
Efendi, bu gece saraydan kaçmıştır."
Bu telyazısının daha bir iki tümcesini, 18 Kasım 1922 günlü
Meclis tutanak dergisinde okumuşsunuzdur. Ama telyazısında, bu kaçışa
kimlerin aracılık etmiş olabileceğinden söz edildiği
gibi Peygamberden kalan kutsal eşyaların nasıl korunduğunu
bildiren cümleler de vardı.
Yine o gün, Mecliste
okunmuş bir mektubun örneği ile, ona ilişik bulunan ve
ajanslarla yayımlanmış olan bir bildiri örneğini de
tutanaktan okuyalım:
Mektup Örneği
17
Kasım 1922
Bir sayısını ilişik olarak sunduğum resmi
bildiride yazıldığı gibi, Padişah Hazretleri İngiltere'nin
koruyuculuğuna sığınarak bir İngiliz savaş
gemisiyle İstanbul'dan ayrılmıştır....
İmza
Harington
Mektuba Ekli Bildirinin Örneği
Resmi olarak bildirilir ki, Padişah Hazretleri bugünkü durum
karşısında özgürlüğünü ve canını tehlikede gördüğünden,
bütün Müslümanların halifesi kimliği ile hem İngiliz
koruyuculuğunu, hem de İstanbul'dan başka bir yere götürülmesini
istemiştir. Padişah Hazretlerinin isteği bu sabah yerine
getirilmiştir. Türkiye'deki İngiliz Kuvvetlerinin Başkomutanı
General Sör Çarls Harington, (Sir Charles Harington) Padişah Hazretlerini
almaya giderek, bir İngiliz savaş gemisine dek kendisine eşlik
etmiştir. Padişah Hazretlerini gemide Akdeniz Filosu Genel Komutanı
Amiral Sör Dö Bruk (Sir De Brock) karşılamıştır.
İngiltere Olağanüstü Komiser Vekili Sör Nevil Henderson, (Sir
Nevile Henderson) Padişah Hazretlerini gemide görmeye gitmiş ve Kral
Beşinci Corc'a bildirilmek üzere isteklerini sormuştur.
General Harington'un
Ulviye Sultan adında bir kadına gönderdiği Fransızca bir
mektup da vardır. Bu mektup, "hiçbir yanıt verilmemiş olduğu"
çıkmasıyla Refet Paşa'ya gönderilmiş. O da bize, 25 Kasım
1922'de bir örneğini göndermişti. Fransızca mektubun bize gönderilen
Türkçe örneği şudur:
Sultan
Hanımefendi Hazretleri
Şimdi Malta'ya yaklaşmakta bulunan Padişah
Hazretlerinden, ailesinin durumu üzerine bilgi rica eden bir telsiz aldım.
Bu konuda, geçen cumartesi, Yıldız'dan (Yıldız Sarayından)
bilgi almış ve Kadınefendi Hazretleri'nin sağ, esen ve keyfi
yerinde olduklarını öğrenerek hemen Padişah Hazretlerine
duyurmuştum. Eğer Padişah Hazretlerinin aileleriyle ilgili yeni
bilgiler vermek iyiliğinde bulunabilirseniz, onu da hemen Padişah
Hazretlerine ulaştırmakla mutlu olurum. Padişah Hazretlerinin içinde
bulundukları güçlükler dolayısıyla en içten dileklerimi yüce
kişiliğinize ve Padişah ailesine sunmama izin vermenizi ve en
derin saygılarımla yücelik dileklerimin kabulünü rica ederim.
İmza
Harington
Baylar, bu son
mektup, üzerinde durulmaya değer nitelikte değildir.
Bundan başka,
General Harington'un, İstanbul'daki askeri görevlimize yazdığı
mektup ile ekini de irdelemeği gereksiz bulurum.
Soylu
Bir Ulusu Utançlı Bir Duruma Düşüren Alçak
Kamuoyunu
gerçek durumla karşı karşıya bırakmayı yeğlerim.
Egemenliği atadan oğula geçirmek gibi yanlış bir yġntem sonucu olarak büyük bir makam, gösterişli bir san kazanabilmiş bir alçağın, onuru çok yüksek olan soylu bir ulusu nasıl utanacak bir duruma düşürebileceği kendiliğinden anlaşılır.
Gerçekten, neden ve nasıl olursa olsun, Vahdettin
gibi özgürlüğünü ve canını kendi ulusu içinde tehlikede görebilecek
kertede aşağılık bir yaratığın bir dakika
bile olsa, bir ulusun başında bulunduğunu düşünmek ne acıklıdır!
Şuna kıvanabiliriz ki bu alçak, atalarından kalma padişahlık
katından Türk ulusunca atıldıktan sonra tamamlamış
bulunuyor. Türk ulusunun bu davranış önceliği elbette övülmeye
değer.
Beceriksiz, aşağılık, duygu ve anlayıştan
yoksun bir yaratık, kendisini kabul eden herhangi bir yabancının
kanadı altına sığınabilir; ama, böyle bir yaratığın,
bütün Müslümanların Halifesi kimliğini taşıdığını
söylemek elbette doğru değildir. Böyle bir görüşün doğru
olabilmesi, her şeyden önce, bütün Müslüman toplumların tutsak
olmaları koşuluna bağlıdır. Oysa, dünyada gerçek böyle
midir? Biz Türkler, bütün tarihimiz boyunca özgürlüğe ve bağımsızlığa
simge olmuş bir ulusuz. Değersiz yaşamlarını iki buçuk
gün daha alçakçasına sürükleyebilmek için her türlü düşkünlüğü
sakıncasız bulan halifeler oyununu da ortadan kaldırabildiğimizi
gösterdik. Böylece devletlerin, ulusların, birbirleriyle olan ilişkilerinde,
kişilerin, özellikle kendi devletinin ve ulusunun dokuncasına da olsa
kişisel durumlarından ve canlarından başka bir şey düşünemeyecek
aşağılık kişilerin önemi olamayacağı
yolundaki herkesçe bilinen gerçeği doğruladık.
Uluslararası ilişkilerde korkuluklardan (mankenlerden)
yararlanmak yöntemine, düşkünlük çağına son vermek, uygar dünyanın
içten gelen bir dileği olmalıdır!
Abdülmecit
Efendi'nin Büyük Millet Meclisince Halife Seçilmesi
Saygıdeğer baylar, kaçan
halife, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nce halifelikten çıkarıldı;
yerine, sonuncu halife olan Abdülmecit Efendi
seçildi.
Meclisçe yeni halife
seçilmeden önce, seçilecek kişinin de padişahlık tutku ve savına
kapılarak herhangi bir yabancı devlete sığınmasını
önlemek gerekiyordu. Bunun için İstanbul'daki görevlimiz Refet Paşa'ya,
Abdülmecit Efendi ile görüşmesini; dahası, elinden, Türkiye Büyük
Millet Meclisi'nin halifelik ve padişahlık üzerine aldığı
kararı tümüyle kabul ettiğini bildirir bir de belge alarak göndermesini
yazdım. Bu yazdıklarım yapılmıştır.
18 Kasım 1922 günü
İstanbul'da Refet Paşa'ya bir kapalı tel ile verdiğim yönergede
de, başlıca şu noktaları yazmıştım: "Abdülmecit
Efendi, Müslümanların Halifesi sanını kullanacaktır. Bu
sana, başka san ve söz eklenmeyecektir. Müslümanlık dünyasına
duyurulmak üzere düzenleyeceği bir bildiriyi sizin aracılığınızla
önce bize, şifre ile bildirecektir. Onaylandıktan sonra yine şifre
ile ve sizin aracılığınızla kendisine bildirilecek,
ondan sonra yayımlanacaktır. Bu bildiri başlıca şunları
kapsayacaktır:
a) Türkiye Büyük
Millet Meclisi'nin kendisini halifeliğe seçmesinden ötürü sevindiği
açıkça belirtilecektir.
b)
Vahdettin Efendi'nin yaptıkları bir bir sayılarak kınanacaktır.
c)
Anayasanın ilk on maddesinin kapsamı uygun bir yolla açıklanarak
ve önemli yerleri olduğu gibi alınarak, Türkiye Devleti'nin, Büyük
Millet Meclisi'nin ve Hükümetinin kendine özgü nitelikleri ile yönetim biçiminin
Türkiye halkı ve bütün Müslümanlık dünyası için en yararlı
ve en uygun olduğu belirtilip saptanacaktır.
d)
Türkiye ulusal halk hükümetinin geçmişte gördüğü işler
ve değerli çalışmaları övücü bir dille anılacaktır.
e)
İşbu bildiride, yukarıda sözü edilenlerden başka,
siyasa sayılabilecek bir görüş ve düşünceye yer
verilmeyecektir.
19 Kasım 1922 günlü
açık bir telyazısı ile de Abdülmecit Efendi'ye:
"Türkiye
Devleti egemenliğinin sınırsız ve koşulsuz olarak
ulusta bulunduğunu saptayan Anayasa gereğince yürütme erki ve yasama
yetkisi kendisinde belirmiş ve toplanmış bulunan, ulusun biricik
ve gerçek temsilcilerinden kurulmuş Türkiye Büyük Meclisinin 1 Kasım
1922'de oybirliği ile kabul ettiği gerekçe ve ilkelere göre, yüce
Meclisçe 18 Kasım 1922 günü yapılan oturumunda halifeliğe seçilmiş
olduğunu" bildirdim. (belge: 265)
19 Kasım 1922 günlü
bir şifre telle Refet Paşa, çektiğimiz tellere yanıt
veriyordu. Abdülmecit Efendi:"İmzasının üstünde, Müslümanların
Halifesi ve Mekke ile Medine'nin Kulu (Hadimülharemeyn) sanını
koyabileceği; cuma selamlığında halifelere özgü kaftan
giyebileceği ve Fatih'inkine benzer bir sarık takınabileceği
ve bunun uygun olacağı" düşüncesini ileri sürmüş. Müslümanlık
dünyasına yayımlayacağı bildiride ise, Vahdettin Efendi için
bir şey söylemek konusunda özür dilemiş; ayrıca bildiri İstanbul
gazetelerinde yayımlanırken Türkçesi ile birlikte Arapça çevirisinin
de yayımlatılması görüşünü ileri sürmüş. (belge:
266)
Refet Paşa'ya
makine başında 20 Kasım 1922 günü verdiğim yanıtta,
"Müslümanların Halifesi" sanı ile birlikte "Kutsal
Mekke ile Medine'nin Kulu" (Hadimülharemeynişşerifeyn)
deyiminin de kullanılmasını onayladım; ama cuma töreninde
Fatih'in kılığına girmesini uygun bulmadım. Redingot ya
da İstanbulin giyebileceğini, askeri elbise giymesinin elbette söz
konusu olamayacağını bildirdim. Yayımlanacak bildiride
Vahdettin'in adı anılmaksızın eski halifenin kişiliğinin
ve zamanında düşülen kötü durumun söz konusu edilmesi gerektiğini
bildirdim.
Abdülmecit
Efendi Babasının Adı Dolayısıyla da Olsa
"Han" Sanından Vazgeçemiyor
Refet Paşa'dan 20 Kasım 1922'de aldığım şifre bir telin birinci maddesinde şöyle deniliyordu: "Abdülmecit Efendi'nin 20 Kasım 1922 günlü yazısının altında Peygamberin Halifesi ve Kutsal Mekke ile Medine'nin Kulu sanının altında Abdülaziz Han Oğlu Abdülmecit imzası kullanılmıştır."
Baylar, yaptığımız uyarmayı iyi karşıladığını söylemiş olan Abdülmecit Efendi, "Müslümanların Halifesi" yerine "Peygamber Halifesi" ve babasının adı dolayısıyla da "Han" sanlarını kullanmaktan kendini alamamıştır. Birtakım düşünceler ileri sürdükten sonra da, bildirisinde Vahdettin'e değinmekten vazgeçtiğini; çünkü, "başkasının kötü işlerini anmak biçiminde bile olsa, böyle bir bildirinin kendi tutumuna ve yaradılışına ağır geleceğinin bilindiğini" bildirmiş. Bu, telin ikinci maddesinde yazılı idi. Telin üçüncü maddesi,benim Meclis Başkanı olarak kendisine halifeliğe seçildiğini bildirmek üzere yazdığım tele yanıt idi. Bu yanıtta: "Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mareşal Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine" diye doğrudan doğruya beni ilgilendiren özel bir başlık kullanılmıştı. Dördüncü maddede, Müslümanlık dünyasına yayımlayacağı bildirinin örneği vardı. Bu bildiriye İstanbul'un "Yüce Halifelik Merkezi" (Dârülhilâfetülâliye) olduğu da özenle yazılmış bulunuyordu.
21 Kasım 1922 günlü bir telde: "Peygamberin Halifesi yerine, daha önce bildirdiğimiz gibi, Müslümanların Halifesi denilecektir." dedik. Halifeliğe seçildiğini bildirmek üzere yazdığımız tele vereceği yanıtın bana değil, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına gönderilmesi konusunda kendisini uyardık. Yazılarında siyasal ve genel konuları kapsayan kelimeler bulunduğunu, bunlardan çekinmesi gerektiğini bildirdik.
Baylar, önemsiz ayrıntılar
gibi görülebilecek olan bu açıklamalarımla belirtmek istediğim
temel nokta şudur: Ben, kişisel egemenliğin kaldırılmasından
sonra, başka sanla yine bu nitelikte bir makam sayılması gereken
halifeliğin de kaldırılmış bulunduğunu kabul
ediyordum. Bunun uygun zaman ve fırsatta söylenmesini doğal
buluyordum. Halifeliğe seçilen Abdülmecit Efendi'nin, bu gerçeği hiç
anlamadığı düşünülemez. Özellikle, onun, halife sanı
ile padişahlık yapması için gerekli nedenleri ve koşulları
hazırlayıp sağlayabileceklerini tasarlayan kimseler bulunduğu
düşünülürse, kendisinin ve doğal yardımcılarının
bön ve aymaz kişiler olduklarını sanmak hiç de doğru
olamazdı.
Halife
Olacak Kişinin Niteliği ve Yetkisi Ne Olacaktı
Şimdi isterseniz halife seçimi dolayısıyla Meclisin 18 Kasım 1922 günü yaptığı gizli oturumlardaki görüşmeler üzerine kısaca bilgi vereyim.
Mecliste sorunu çok ağır ve önemli sayanlar vardı. Özellikle hoca efendiler, kendi uzmanlıkları ile ilgili bir konu bulduklarından çok dikkatli ve uyanık idiler. Bir halife kaçmış... Onu halifelikten çıkarmak, yenisini seçmek... Sonra yenisini İstanbul'da bırakmayıp Ankara'ya getirmek... Ulusun ve devletin yakından başına geçirmek... Kısacası, halifenin kaçması yüzünden Türkiye'de, bütün Müslümanlık dünyasında kargaşa çıkmış, ya da çıkacakmış... Onun için önlemler alınmalı imiş... yollu düşünceler, kaygılar ileri sürülüyordu.
Konuşmacıların kimisi de, halife olacak kişinin niteliğinin ve yetkisinin ne olacağını saptamak gereğinden söz ediyordu. Ben de görüşmelere ve tartışmalara katıldım. Söylediklerimin çoğu, ileri sürülen düşüncelere yanıt niteliğinde idi. Söylediklerimin ana çizgileri şu cümlelerde idi.
"Söz konusu sorun çok tartışılıp irdelenebilir. Ama tartışma ve irdelemelerde ne denli ileri gidersek, sorunu çözümlemekte o denli güçlüğe uğrar ve gecikiriz. Yalnız şu noktaya dikkati çekerim: Bu Meclis Türkiye halkının Meclisidir. Bu Meclisin niteliği ve yetkisi yalnız ve ancak Türk halkının ve Türk yurdunun varlığı ve alın yazısı ile ilgilidir ve ancak ona etki yapabilir. Meclisimiz, kendi kendine bütün Müslümanlık dünyasına etkin bir güç edinemez baylar! Türk ulusu ve onun temsilcilerinden kurulmuş olan Meclisimiz kendi varlığını, halife sanını taşıyan, ya da taşıyacak olan bir kişinin eline veremez ve vermeyecektir baylar! Bundan dolayı Müslümanlık dünyasında kargaşa varmış, ya da olacakmış; bunların hepsi anlamsız ve yalan sözlerdir. Kim söylemişse yalan söylemiştir, yalan söylüyor."
Bu sözümü kabul etmeyen bir kişiye yanıt verdim, açıktan açığa dedim ki:
-Sen yalan söyleyebilirsin, bu yaratılıştasın!
Baylar, gürültüye yer olmadığını açıkladıktan
sonra dedim ki: "Bizim, dünya gözündeki en büyük gücümüz ve
erkimiz, yeni durumumuz ve niteliğimizdir. Halife tutsak olabilir. Halife
adını taşıyanlar yabancılara sığınabilirler.
Düşmanlar ve halifeler el ele verip her şeyi yapmaya girişebilirler.
Ama, yeni Türkiye'nin yönetim biçimini, siyasasını, gücünü,
kesinlikle sarsamazlar.
Türkiye
Halkı Sınırsız ve Koşulsuz Olarak Egemenliğini
Elinde Tutar
Türk halkının sınırsız ve koşulsuz olarak egemenliğini elinde tuttuğunu bir kez daha ve kesinlikle söylüyorum. Egemenlik, hiçbir anlamda, hiçbir biçimde, hiçbir renk ve belirtide ortaklık kabul etmez. Sanı ister halife olsun, ister ne olursa olsun, hiç kimse bu ulusun alın yazısında ona ortak çıkamaz. Ulus, buna, kesinlikle göz yumamaz. Bunu önerecek hiçbir milletvekili bulunamaz. Bunun için, kaçak halifeyi halifelikten çıkarmakta, yenisini seçmekte ve bu konu ile ilgili bütün işlemlerde, söylediğim görüşlere uymak zorunludur. Başka türlü hiçbir şey yapılamaz."
Saygıdeğer baylar, biraz tartışmalı ve gürültülü olmakla birlikte, Meclisin çoğunluğu, yapılacak işlem üzerinde görüş birliğine vardı. Alınacak sonucun ne olduğunu biliyorsunuz.
Padişahlığın kaldırılması üzerine İstanbul'da hükümet adını taşıyan Tevfik ve İzzet Paşalarla arkadaşlarının çekilme yazılarını Saray'a nasıl verdiklerinden, İstanbul'un yönetimini düzenlemek için verdiğimiz buyruklardan ve yönergelerden de söz ederek yüksek kurulunuzu yormayı yararlı bulmuyorum.