NUTUK
Milli Kongreler ve Gelişen Olaylar
Erzurum'a
Gidiş
Sivas'ta kurulan örgütler ve
yapılacak işler üzerine gerekenlere yönerge verdikten sonra hiç
uyumadan geçen 27/28 gecesinin sabahında bir bayram günü, Sivas'tan
Erzurum'a doğru yola çıkıldı.
Bir haftalık sıkıntılı
bir otomobil yolculuğundan sonra 3 Temmuz 1919 günü, halkın ve
askerin içten gelen gösterileri arasında, Erzurum'a varıldı.
İstanbul Hükümetinden gelebilecek yıkıcı bildirimleri
denetlemek ve durdurmak için haberleşme kanalı olan önemli
merkezlerde gereken önlem ve düzenleme alınması için bütün
komutanlara, 5 Temmuz 1919 tarihinde buyruk verdim.
(belge: 29)
Komutan, Vali ve Vilâyatı Şarkiye Müdafaai Hukuku Milliye Cemiyeti Erzurum Şubesi ile görüşüldü. Vali Münir Bey, İstanbul Hükümetince görevinden çıkarılmıştı. Gitmeyip Erzurum'da kalmasını bildirmem üzerine daha Erzurum'da bulunuyordu. Bitlis valiliğinden ayrılıp İstanbul'a gitmek üzere Erzurum'dan geçen Mazhar Müfit Bey de Münir Bey gibi Erzurum'da beni bekliyordu.
Ulusal
Amaç Yolunda Ortaya Atılmak Kararı
Bu iki vali beyle, On Beşinci
Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa ve yanında bulunan
Rauf Bey, eski İzmit Mutasarrıfı Süreyya Bey ve karargâhımdan
Kurmay Başkanı Kâzım Bey ve Kurmay Hüsrev Bey, Doktor
Refik Bey arkadaşlarımla önemli
bir görüşme yapmayı uygun gördüm. Kendilerine genel ve özel
durumu ve tutulması zorunlu olan yolu anlattım.
Bu arada en elverişsiz
durumları, genel ve kişisel tehlikeleri, her olasılığa
göre nelerin göze alınması zorunlu olacağını açıkladım:
"Ulusal amaçlarla ortaya atılacakların yok edilmesini düşünenler
bugün yalnız Saray, İstanbul Hükümeti ve yabancılardır.
Ama bütün halkın aldatılabileceğini ve bize karşı
duruma çevrileceğini de düşünmek gerektir. Önder olacakların
her ne olursa olsun, amaçtan dönmemeleri, ülkede barınabilecekleri son
noktada, son nefeslerini verinceye değin amaç uğrunda özveriyi sürdüreceklerine
işin başında karar vermeleri gerekir. Yüreklerinde bu gücü
duymayanların işe girişmemeleri çok daha iyi olur. Çünkü, böyle
bir durumda hem kendilerini ve hem de ulusu aldatmış olurlar.
Bir de, söz konusu görev,
resmi makam ve üniformaya sığınarak el altından yapılamaz.
Böyle bir tutum, bir ölçüye değin yürüyebilir. Ama, artık o dönem
geçmiştir. Açıkça ortaya çıkmak ve ulusun hakları adına
yüksek sesle bağırmak ve bütün ulusun, bu sese katılmasını
sağlamak gerektir.
Benim, görevden çıkarıldığım
ve her türlü sonuçla karşı karşıya bulunduğum kuşku
götürmez. Benimle açıkça işbirliği yapmak, o sonuçları
şimdiden kabul etmektir. Bundan başka, söz konusu ettiğimiz
durumun istediği adam, daha birçok bakımlardan da, ille ben
olabilecekmişim gibi bir iddia yoktur. Yalnız, her halde bu ülke çocuklarından
birinin ortaya atılması zorunlu olmuştur. Benden başka bir
arkadaş da düşünülebilir. Yeter ki o arkadaş, bugünkü
durumun gerektirdiği yolda yürümeyi kabul etsin." dedim.
Bu konuşma ve açıklamadan
sonra hemen bir karar almak uygun olmayacağından bir süre düşünmek
ve özel konuşmalar yapabilmek için görüşmelere son verdiğimi
bildirdim.
Yeniden toplandığımızda,
işin başında benim bulunmamı istediler ve kendilerinin bana
yardımcı ve destek olacaklarını bildirdiler. Yalnız bir
arkadaş, Münir Bey, önemli özrü dolayısıyla bir süre için
kendisinin eylemli (fiilen) görev almaktan bağışlanmasını
rica etti. Ben, görünüşte görevden ve askerlikten ayrıldıktan
sonra, şimdiye değin olduğu üzere, üst komutan imişim gibi
buyruklarımın yerine getirilmesinin başarı için temel koşul
olduğunu söyledim. Bu da eksiksiz onaylandıktan sonra toplantıya
son verildi.
Baylar, İstanbul'da
Genelkurmay Başkanlığı katında, görevden ayrılan
Cevat Paşa ile göreve başlayan Fevzi Paşa'dan
ve Barış Hazırlıkları Komisyonunda (İstihzaratı
Sulhiye Komisyonu) çalışan İsmet Bey'den başlayarak,
Erzurum'a gelinceye değin, her yerde gördüğüm ve karşılaştığım
komutan, subay, her türlü devlet adamları ve ileri gelen kişilerle,
burada, Erzurum'da yaptığım gibi görüşmeler ve anlaşmalar
yapmıştım. Bunun yararını değerlendirebilirsiniz.
Erzurum
Kongresi Hazırlıkları
Erzurum'a varışımın
ilk günlerinde, Erzurum Kongresinin toplanmasını
sağlamak için gerekli önlemleri almakla uğraşmaya önem verildi.
Baylar, Vilâyatı
Şarkiye Müdafaai Hukuku Milliye Cemiyetinin, 3 Mart 1919 günü, bir çalışma
kurulu meydana getirilerek kurulmuş olan Erzurum şubesi, Trabzon ile
de anlaşarak 1919 yılı Temmuzunun onuncu günü Erzurum'da bir Doğu
İlleri Kongresi (Vilâyatı Şarkiye Kongresi) toplamaya
girişti. Benim, daha Amasya'da bulunduğum günlerde, Haziran içinde
doğu illerine delege göndermeleri için öneri ve çağrı mektubu
yolladı. İllerden delege getirtilmesi için, o günden başlayarak
benim Erzurum'a varışıma değin ve ondan sonra da, bu konuda
olağanüstü çaba gösterdi.
Ama, o günlerin koşulları
içinde böyle bir amacın gerçekleştirilmesindeki güçlüğün büyüklüğü,
kolaylıkla anlaşılır. Kongrenin toplanma günü olan 10
Temmuz yaklaştığı halde illerden gerekli delegeler seçilip
gönderilmiyordu.
Oysa, bu kongrenin
toplanmasını sağlamak artık pek önemli bir iş olmuştu.
Bundan dolayı, sağlam girişimler yapmamız gerekti.
İllerin her
birine bildirimler yapmakla birlikte, bir yandan da kapalı tellerle
valilere, komutanlara gereği gibi bildirimler yapıldı. Sonunda,
onüç gün gecikme ile yeterince delege toplanması başarıldı.
Baylar, ulusal çabayı
ordunun desteklemesi, askeri ve ulusal çalışmaları birbiriyle düzenli
duruma getirmek, önemli bir konu idi.
Trabzon'daki tümeni,
komutan vekili yönetiyordu. Asıl komutanı Halit Bey Bayburt'ta
gizlenmişti. Halit Bey'i gizlendiği yerden çıkarmak, iki bakımdan
gerekli idi. Biri ve en önemlisi, Ìstanbul'a çağrılmanın ve bu
çağrıya gitmemenin korkulacak, gizlenilecek nitelikte olmadığını
halka ve özellikle askerlere gösterek içgücünü (kuvvei mâneviyeyi) yükseltmek
gerekiyordu. Bir de, kıyıda önemli bir yer olan Trabzon'a dışarıdan
bir saldırı olursa oradaki tümenin başında ateşli bir
komutan bulundurmak uygun olacaktı.
Bunun için Halit
Bey'ì Erzurum'a getirttim. Ona, kendim, özel bir yönerge verdikten sonra,
gerektiğinde hemen tümenin başına geçmek üzere Maçka'da
bulunması için buyruk verdirdim.
Biz bu işlerle uğraşırken,
bir yandan da İstanbul'da Harbiye Nazırlığı makamında
bulunan Ferit Paşa'nın ve Padişahın, İstanbul'a dönmemi
sağlamak için sürüp giden aldatıcı tellerine de, türlü karşılıklar
vermekle zaman yitirmek zorunda bulunuyorduk.
Resmi
Görev ve Yetkileri Bırakarak Ulusun Sevgisine, Cömertliğine ve Yiğitliğine
Güvenmek ve Böylece Göreve Devam Etmek Kararı
Harbiye
Nazırlığı: "İstanbul'a gel" diyordu. Padişah:
"Önce hava değişimi al, Anadolu'da bir yerde otur; ama bir işe
karışma." diye başladı. Sonunda, ikisi birlikte: "İlle
gelmelisin" dedi.
"Gelemem"
dedim. En sonra, 8/9 Temmuz 1919 gecesi, Sarayla açılan bir telgraf başı
konuşması sırasında, birdenbire perde kapandı ve 8
Hazirandan 8 Temmuza değin, bir aydır süren oyun sona erdi. İstanbul,
o dakikada benim resmi görevime son vermiş oldu; ben de o dakikada, 8/9
Temmuz 1919 gecesi saat 10.50 sonrada (22.50'den sonra) Harbiye Nazırlığına,
saat 11.00 sonrada Padişaha görevimle
birlikte askerlik mesleğinden çekildiğimi bildiren telleri çekmiş
oldum.
Durumu, ordulara ve ulusa kendim bildirdim. O günden sonra
resmi
görev ve yetkiden ayrılmış olarak, yalnız ulusun sevgisine,
şefkat ve cömertliğine güvenerek onun bitmez verim ve güç kaynağından
(feyz ve kudret menbaından) esin ve kuvvet alarak vicdan görevimizi yapmaya
devam ettik.
Biz 8/9 Temmuz gecesi İstanbul ile telgraf başında
konuşurken, bunu başka dinleyenlerin ve bununla ilgilenenlerin de
bulunduğunu kestirmek güç değildir.
O günlerde ve ondan sonraki zamanlarda, en hafif deyimiyle bönlüklerini
uyanıklık ve öngörüşlülük gibi göstermeye alışmış
olanlar üzerine, bir bilgi vermiş olmak için, izin verirseniz, şu
belgeyi olduğu gibi bilginize sunmak isterim:
140-140
Konya'dan
9
Temmuz 1919
Saat:
6
Üçüncü
Ordu Müfettişliği Başyaverliğine
Telgraf ve Posta
Genel Müdürü Refik Halit Bey ile Konya Valisi Cemal Bey, 6/7 Temmuz gecesi,
telgrafla makine başında konuştular. Konuşmanın şu
yolda geçtiğini öğrendim:
"Mustafa Kemal
Paşa Hazretleri için gereken işlem yapıldı. İstanbul'a
getirilecek. Cemal Paşa Hazretleri için de işlem yapılmak üzeredir."
Konya valisi de :
"Teşekkür ederim." dediler.
Paşa
Hazretleri'ne uygun göreceğiniz biçimde bildirmenizi rica ederim.
İkinci Ordu Müfettişliği
Şifre Müdürü
Hasan
Mersinli
Cemal Paşa'nın İstanbul'a Gitmesi
Gerçekten, Konya'da bulunan
İkinci Ordu Müfettişi Cemal Paşa'nın on gün süre ile
izinli olarak İstanbul'a gittiğini dört gün önce öğrenmiş
ve şaşmıştım.
Cemal Paşa ile, Samsun'a çıktığımdan
beri, ulusal amaçları gerçekleştirmek için işbirliği
yapma, askeri ve ulusal örgütler kurma konularında yazışmamız
vardı. Kendisinden umut verici, olumlu yanıt almıştım.
Benim ile bu yolda ilişki kurmuş olan bir komutanın, kendi
kendine, izin alıp İstanbul'a gitmesi akla sığacak iş
değildi. Bunun için, 5 Temmuz 1919 günlü şifre ile Konya'da On
İkinci Kolordu Komutanı Albay Salâhattin (3. Kolordu Komutanı
olarak İstanbul'dan gelen Selâhattin Bey -Köseoğlu- başkadır.)
Bey'e şu iki maddeyi yazdım:
1- Cemal Paşa'nın
on gün için İstanbul'a gidişinin gerçek nedenini açıkça ve
tez elden bildirmenizi;
2- Sizin, her
ne olursa olsun, oradaki birliklerin başından ayrılmanız
uygun değildir. Bu konuda Fuat Paşa ile haberleşerek olabilecek
en kötü olasılığa karşı önlemler almanız
gereklidir. Her gün, durumunuz üzerine kısa bilgi vermenizi rica ederim.
Bu şifrenin örneğini o
gün Ankara'da Fuat Paşa'ya da bildirdim.
Salâhattin Bey'in Konya'dan 6/7
Temmuz günü, yani Refik Halit Bey'in Konya Valisi Cemal Bey'le telgraf başında
konuştuğu sırada, karşılık olarak çektiği
şifrede: "Cemal Paşa İstanbul'da kimi kişilerle ve
ailesiyle görüşmek üzere on gün süre ile ve kendi isteğiyle
izinli olarak İstanbul'a gitmiştir." denilmekte idi. (belge: 30,
31, 32, 33)
Cemal Paşa gitti; ama
gelemedi. Kendisini çok zaman sonra Ali Rıza
Paşa kabinesinde Harbiye Nazırı
göreceğiz.
Komutayı
Bırakmamak Uğruna
Ne
yazık ki, bu durumun tanığı olan ve kendisine birliklerin başından
ayrılmaması salık verilen Salâhattin Bey'in de bir süre sonra
İstanbul'a gittiğini öğrendik. Cemal Paşa'nın gösterdiği
bu kötü örnek üzerine 7 Temmuz 1919 günü şu genel bildirimi yaptım:
1-
Bağımsızlığımızı koruma uğrunda
derlenip örgütlenmiş olan ulusal kuvvetlere hiçbir yönden karışılamaz
ve dokunulamaz. Devletin ve ulusun alın yazısında, ulusal irade
etmen ve egemendir. Ordu, bu ulusal iradeye bağlı ve onun
hizmetindedir.
2-
Müfettiş ve komutanlar, herhangi bir nedenle, komutanlıktan çıkarıldıklarında,
yerlerini alacak kişiler, işbirliği yapılacak nitelikte
olursa, komutayı bırakacaklar; ama etkili bulundukları bölgede
kalarak ulusal görevlerini yapmaya devam edeceklerdir. Olmazsa, yani bir ikinci
İzmir olayına meydan verebilecek kimseler atanırsa, komuta
kesinlikle bırakılmayacak ve bütün müfettiş ve komutanlarca, güven
ve inanın kalmadığı ileri sürülerek yapılan işlem
geri çevrilip kabul edilmeyecektir.
3-
Ülkemizi kolaylıkla ele geçirmek amacıyla, İtilaf
Devletlerince yapılan baskı sonunda, hükümet herhangi bir askeri
birliğimizi ve ulusal ve askeri örgütümüzü dağıtmak için
buyruk verirse, kabul edilmeyecek ve uygulanmayacaktır.
4-
İstek ve amacı ulusal bağımsızlığı
sağlamak olan Müdafaai Hukuku Milliye ve Reddi İlhak cemiyetleri ile
bunların girişimlerinin bozulup dağılmasına yol açacak
herhangi bir etkiyi ve karışmayı ordu, kesin olarak önleyecektir.
5-
Devletin ve ulusun bağımsızlığını sağlama
uğrunda bütün sivil devlet görevlileri, Müdafaai Hukuku Milliye ve
Reddi İlhak Cemiyetlerinin, ordu gibi yasal yardımcılardır.
6-
Yurdun herhangi bir bölgesine saldıran olursa bütün ulus, haklarını
savunmaya hazır bulunduğundan, bu gibi olaylar çıkınca işbirliği
için her yer birbirine en kısa zamanda haber vererek savunmada birlik sağlanacaktır.
Bu bildirim, Anadolu
ve Rumeli'de bulunan bütün ordu ve kolordu komutanlarına ve başka
gerekenlere gönderilmiştir.
Refet
Bey'in Üçüncü Kolordu Komutanlığını Bırakması
Bu genel bildirimden beş altı
gün sonra, Kavak'tan "Üçüncü Kolordu
Komutanı Refet" imzalı,
13 Temmuz 1919'da yazılmış bir şifre aldım. Tel şudur:
"İstanbul'dan
bir İngiliz gemisiyle, Harbiye Dairesi Başkanı Albay Salâhattin
Bey, beni değiştirmek üzere geldi. Benim de o gemi ile dönmemi
Harbiye Nazırlığı emrediyor. Salâhattin Bey, amaca uygun
olarak çalışacak. Genel duruma göre komutayı adı geçene bırakmayı
uygun buldum ve Harbiye Nazırlığına görevden çekildiğimi
bildirdim. Ayrıca geniş bilgi veririm. Sivas'a doğru yola çıkıyorum.
Beşinci Tümen Komutanı Arif Bey aracılığı ile
Amasya'ya yanıt veriniz."
Baylar, açıkça
söylemeliyim ki, bu tutum ve davranışı pek beğenmedim.
Refet Bey'in benimle olan işbirliği, İstanbul'ca biliniyor. Bu çalışmalardan
yana olan bir kişi, onu değiştirmeye ve hem de İngiliz
gemisiyle gelince, hemen düşünülmesi doğal olan şey, bu kişinin
İngiliz görüşüne uygun iş görebileceğine güvenilmiş
olmasıdır. Bu yargı, bir sanı niteliğinde olsa bile,
Refet Bey'in komutayı vermekte ivedi davranmaması, hiç olmazsa bizim
de düşüncemizi sorması gerekirdi.
İnanıp
komutayı verdiğine göre de, hiç olmazsa bir süre yanından ayrılmayıp
durumu ve görüşlerimizi iyice benimsetinceye dek birlikte çalışması
ve kendisi ile aramızda gerekli bağlantıyı kurduktan sonra
uzaklaşması doğru olurdu, düşüncesinde bulundum. Bununla
birlikte, olupbitti karşısında bırakılmış
olduğuma göre, iki noktada teselli aramakla yetinmek zorunda kaldım.
Birincisi, Refet Bey'in telindeki: "Salâhattin Bey amaca uygun olarak çalışacak."
cümlesi; öteki de, Refet Bey'in hiç olmazsa İstanbul'a gitmemiş
olması idi.
Bu durum üzerine:
"Komutanların İstanbul'a gitmek konusunda en küçük bir yanılmalarının
pek pahalıya mal olacağını, gene de programımızı
olduğu gibi uygulamaya devam edeceğimizi" bütün komutanlara
bildirerek hemen dikkatlerini çektim. Refet Bey'e de o gün (14 Temmuz 1919):
"Salâhattin Bey'in kararlarımızı iyi uygulayacağı,
buradaki arkadaşlar arasında pek çok duygulandırıcı ve
güçlendirici olmuştur" cümlesini de içine alan bir şifre çektirdim.
Salâhattin Bey'in
kendisine de olduğu gibi şu teli çektirdim:
14 Temmuz 1919
Amasya'da
Beşinci Tümen Komutanlığına
Refet Bey'edir: Aşağıdaki
teli uygun görürseniz Salâhattin Bey'e ulaştırınız ve
sonucunu bildiriniz.
Mustafa Kemal
Salâhattin
Beyefendi'ye: İstanbul'un kapalı çevresinden, ulusun kutlu kucağına
gelmeniz ve özverili arkadaşlarınızın dayanç (azim) ve
yurtseverlik çevresine girmeniz büyük bir sevinçle karşılandı.
Kutsal amacımızın gerçekleştirilmesi uğrunda gösterilecek
ortak çabada Tanrı hepimizi başarılı kılacaktır.
Gözlerinizden öperim. (Mustafa Kemal)
Üçüncü Ordu Müfettişliği
Kurmay Başkanı Albay
Kâzım
Salâhattin Bey üzerinde
ilk kuşkuyu gene, Salâhattin Bey'in "amaca uygun çalışacağını"
söyleyerek ona güvenen ve hemen komutayı bırakıp Sivas'a doğru
uzaklaşan Refet Bey göstermiş oldu.
Refet Bey'in
Amasya'dan çektiği bir tel, yalnız Salâhattin Bey üzerindeki kuşkuyu
değil, daha birkaç nokta ile ilgili düşünceleri de kapsıyordu.
İzin verirseniz olduğu gibi bilginize sunayım.
İvedidir.
Amasya'dan
Güvenlikle ilgilidir
15.7.1919
719
Erzurum'da
On Beşinci Kolordu Komutanlığına
Mustafa Kemal Paşa
Hazretlerine:
Salâhattin Bey'i tanırsınız.
Birdenbire ürkmemesi gereklidir. Önce Kâzım Paşa, kutlama dolayısıyla,
yumuşak sözler kullanarak kendisiyle yazışmaya girişmelidir.
Hamit Bey'in görevden çıkarılması konusunda daha bir şey
yok. Ama yerinde bırakılması için girişimler yapıldı.
Görevden çıkarılırsa buralarda kalacağını pek
ummuyorum. Bununla birlikte, gene etki yapıyorum. Benim dönmem için
İngilizlerin hükümete baskı yapacakları kuşku götürmez.
Ben, duruma göre, gereken yollara başvurarak buralarda kalacağım.
İngilizlerden ve buradan geçen Amerikalıdan anladığıma
göre, Kâzım Paşa'nın durumu da tehlikelidir. Her zaman ölçülü
davranılmasını ve durumun iyi yönetilmesini yeniden salık
veririm. (Refet)
5. Tümen Komutanı
Arif
Bu telde adı geçen
Hamit Bey, Samsun mutasarrıfı idi. Hamit Bey, Samsun'a varışımızın
ilk günlerinde Refet Bey'in, geçmişteki dostluğu dolayısıyla,
ortak amaç yolunda sonuna dek bizimle birlikte özveri ile çalışacak
nitelikte bir arkadaş olduğuna güvendiği için bana salık
verdiği ve benim Sadrazamlığa ve özel olarak, Genelkurmay Başkanı
Cevat Paşa'ya yazmam üzerine Samsun'a getirebildiğimiz kişi idi.
Böyle bir kişinin
er geç görevden çıkarılacağı kuşku götürür müydü?
Ama, Refet Bey: "Yerinde bırakılması için girişimler
yapıldı." diyor. Nereye? Kimlerin katına? Kim başvurdu?
Sonra: "Görevden çıkarılırsa buralarda kalacağını
pek ummuyorum, bununla birlikte gene de etki yapıyorum." diyor.
Nereye, İstanbul'a mı gidecek, nasıl? Bu kişi bugüne değin
bizimle çalışmıyor muydu?
Bu telinde Refet Bey,
kendisinin dönmesi için İngilizlerin hükümete baskı yapacaklarını
kesin görüyor ve duruma göre gereken yollara başvurarak buralarda kalacağını
söylüyor. Oysa durum belliydi ve yapılacak işi ben kendisine 7
Temmuz 1919 günlü genel yönergemde bildirmiştim (adı geçen yönergenin
ikinci maddesi). Ondan başka yapılacak iş yoktu.
Refet Bey, İngilizlerden ve buradan geçen Amerikalılardan anlamış
ki: "Kazım Paşa'nın da durumu tehlikelidir." Bu ne
demektir? En çok sıkı durmaları gereken arkadaşların,
iyilik düşünmeyecekleri besbelli olan kimselerin sözleri üzerine
tehlike kuruntusuna kapılmaları ve bunu inançla söylemeleri neyi gösterir?
Refet Bey, telinin
sonunda, bana da ders, veriyor: "Her zaman ölçülü davranılmasını
ve işlerin iyi yönetilmesini yeniden salık veririm." diyor.
Buradaki "ölçülü
davranılması" sözünden, ne anlam çıkabileceğinin
yorumlanmasını anlayışlı kişilere bırakırım.
Bana iyi yönetimi
salık veren kişi, bu öğütlemeyi, benim verdiğim buyruk ve
yönergeyi iyi uygulayıp görevi başından ayrılmadan önce
yapmış olsaydı daha içten davranmış olurdu, sanırım.
Erzurumluların
Yardımları
Baylar, ben
askerlikten çekilince, bütün Erzurum
halkının ve Vilâyatı
Şarkiye Müdafaai Hukuku Milliye Cemiyetinin
Erzurum şubesinin bana karşı pek açık olarak gösterdikleri
güven ve yakınlığın bende bıraktığı
unutulmaz izlenimleri burada açıkça anmayı bir ödev sayarım.
Derneğin Erzurum
şubesinden aldığım 10 Temmuz 1919 günlü yazıda:
"Derneğin başına geçmemi ve Çalışma Kurulu Başkanlığını
kabul etmemi" öneriyorlar ve birlikte çalışmak üzere ayırdıkları
beş kişinin adlarını bildiriyorlardı.
Bu beş kişi:
Raif Efendi, Emekli Binbaşı Süleyman Bey, Emekli Binbaşı Kâzım
Bey, Albayrak Gazetesi Müdürü
Necati Bey, Dursunbeyoğlu Cevat Bey idi. Söz konusu ettiğim yazıda,
Rauf Bey'in de Çalışma Kurulu (Heyeti Faale) İkinci Başkanlığına
seçildiği bildiriliyordu. (belge: 36)
O günlerde, Erzurum
Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Raif Efendi ve üyeler Hacı
Hafız Efendi, Süleyman Bey, Maksut Bey, Mesut Bey, Necati Bey, Ahmet Bey,
Kâzım Bey ve yazman Cevat Bey idi.
Erzurum Şubesi,
İstanbul'daki Genel Merkez Başkanlığına ulaştırmaya
çalıştıkları bir telle: "Genel Merkez adına söz
söyleme yetkisinin bana verildiğinin telle bildirilmesini" de rica
ettiler. (belge: 37)
Bundan başka,
bizim Erzurum Kongresine girmemizi kolaylaştırmak için, Kongreye
Erzurum delegesi olarak seçilmiş olan Emekli Binbaşı Kâzım
ve Dursunbeyoğlu Cevat beyler delegelikten çekildiler.
Erzurum
Kongresi
Baylar, bildiğiniz gibi, Erzurum Kongresi 1919 yılı
Temmuzunun 23'üncü günü, pek gösterişsiz bir okul salonunda açıldı.
İlk günü, beni
başkanlığa seçtiler. Kongre üyelerini durum ve bir ölçüde, düşünülenler üzerinde
aydınlatmak için yaptığım konuşmada:
Tarih ve olayların sürükleyişiyle, gerçekten içine düştüğümüz
kanlı ve kara tehlikeleri görmeyecek ve bundan coşmayacak hiçbir
yurtseverin düşünülemeyeceğini belirttim. Ateşkes Anlaşması
hükümlerine aykırı olarak yapılan saldırılardan ve işgalden
söz açtım.
Tarihin, bir ulusun varlığını ve hakkını
hiçbir zaman tanımazlıktan gelemeyeceğini, bunun için de
yurdumuzu, ulusumuzu kötüleyici yargıların yüzde yüz değerden
düşeceğini söyledim.
Yurt ve ulusun kutsal varlıklarını kurtarma ve
koruma konusunda son sözü söyleyecek ve bunun gereğini yaptıracak gücün,
bütün yurda bir elektrik ağı gibi yayılmış olan
ulusal akımdan doğan yiğitlik ruhu olduğunu söyledim.
İçgücünün artırılmasına yaramak üzere de bütün
zulüm görmüş ulusların, ulusal amaçlarına ulaşmak için
o günlerdeki çalışmaları üzerine, elde edilen birtakım
bilgileri özetledim.
Ve ulusun kaderinde sözünü yürütecek bir ulusal iradenin ancak
Anadolu'dan doğabileceğini belirttim ve ulusal iradeye dayanan bir
ulusal kurul meydana getirmesini ve gücünü ulusal iradeden alacak bir hükümetin
kurulmasını ilk çalışma ereği olarak gösterdim.
(belge: 38)
Erzurum
Kongresinin Bildirisi ve Kararları
Baylar,
Erzurum Kongresi
14 gün sürdü. Çalışmasının sonucu, düzenlediği tüzük
ve bu tüzüğün içindekileri herkese duyuran bildiridir.
Bu tüzük ve bildiri, o zamanın ve çevrenin gerektirdiği
ikinci derecede düşünceler çıkarılarak incelenecek olursa
birtakım köklü ve geniş kapsamlı ilkeler ve kararları
ortaya koyabiliriz.
İzin verirseniz bu ilkeleri ve kararları,
benim
daha o zaman nasıl anladığımı açıklayayım:
1-
Ulusal sınırlar içinde bulunan vatan parçaları bir bütündür;
birbirinden ayrılamaz (Bildiri, madde 6; Tüzük, madde 3'ün ayrıntıları;
Tüzük ve Bildirinin 1'inci maddeleri okunup incelensin).
2-
Ne türlü olursa olsun, yabancıların topraklarımıza
girmesine ve işlerimize karışmasına karşı ve
Osmanlı Hükümetinin dağılması durumunda ulus, birlikte
direnecek ve savunacaktır (Tüzük, madde 2 ve 3; Bildiri, madde 3).
3-
Yurdun ve bağımsızlığın korunmasına ve
güvenliğinin sağlanmasına İstanbul Hükümetinin gücü
yetmezse, amacı gerçekleştirmek için, geçici bir hükümet
kurulacaktır. Bu hükümet üyeleri ulusal kongrece seçileceklerdir.
Kongre toplanmamışsa bu seçimi Heyeti Temsiliye (Temsilciler Kurulu)
yapacaktır (Tüzük, madde 4; Bildiri, madde 4).
4-
Kuvayi Milliye'yi (Ulusal Kuvvetler) etken ve ulusal iradeyi egemen kılmak
temel ilkedir (Bildiri, madde 3).
5-
Hıristiyan azınlıklara siyasal üstünlük ve toplumsal
dengemizi bozacak ayrıcalıklar verilemez (Bildiri, madde 4).
6-
Yabancı devletlerin güdümü ve koruyuculuğu kabul olunamaz
(Bildiri, madde 7).
7-
Millet Meclisinin hemen toplanmasını ve hükümet işlerinin
Meclis denetiminde yürütülmesini sağlamak için çalışılacaktır
(Bildiri, madde 8).
Bu ilke ve kararlar,
türlü türlü yorumlanmışsa da, temel nitelikleri hiç değiştirilmeksizin
uygulanabilmiştir.
Baylar, biz Kongrede
özetlediğim bu kararları ve bu ilkeleri saptamaya çalışırken,
Sadrazam Ferit Paşa da ajanslarla birtakım demeçler yayımlıyordu.
Bu demeçlere "Sadrazamın ulusu curnal etmesi" dense yeridir. 23
Temmuz 1919 günlü ajansla, dünyaya şunu duyuruyordu: "Anadolu'da
karışıklık çıktı. Anayasaya aykırı
olarak Millet Meclisi adı altında toplantılar yapılıyor.
Bu işlerin sivil ve askeri görevlilerce yasak edilmesi gerekir."
Buna karşı
gereken önlem alındı ve Meclisi Mebusan'ın toplantıya çağırılması
istendi. (belge: 39)
Ağustosun
yedinci günü kongre toplantısını kapatırken, kongre üyelerine:
"Önemli
kararlar alındığını ve bütün dünyaya ulusumuzun varlık
ve birliğinin gösterildiğini" söyledim ve:
"Tarih, bu
Kongremizi çok az görülebilen büyük bir eser olarak yazacaktır."
dedim. (belge: 40)
Sözlerimin yersiz
olmadığını zaman ve olayların tanıtladığı
kanısındayım, baylar.
Erzurum Kongresi, tüzük
gereğince, bir Heyeti Temsiliye seçmişti.
Cemiyetler Kanunu'na
uyularak verilmesi gereken dilekçe yerine Erzurum Valiliği katına
sunulan 24 Ağustos 1919 günlü bildiride, Heyeti Temsiliye üyelerinin
adları ve kimlikleri şöylece gösterilmişti:
Mustafa Kemal
Eski Üçüncü Ordu Müfettişi, askerlikten çekilmiş
Rauf Bey
Eski Bahriye Nazırı (Donanma Bakanı)
Raif Efendi
Eski Erzurum Milletvekili
İzzet Bey
Eski Trabzon Milletvekili
Servet Bey
Eski Trabzon Milletvekili
Şeyh Fevzi Efendi
Erzincan'da Nakşî Şeyhi
Bekir Sami Bey
Eski Beyrut Valisi
Sadullah Efendi
Eski Bitlis Milletvekili
Hacı Musa Bey
Mutki Aşiret Başkanı.
(belge: 41)
Baylar, yeri gelmişken
şunu bilginize sunayım ki, bu kişiler hiçbir zaman bir araya
gelip birlikte çalışmış değildir. Bunlardan İzzet,
Servet ve Hacı Musa beyler ve Sadullah Efendi hiç gelmemişlerdir.
Raif ve Şeyh Fevzi efendiler, Sivas Kongresine katılmışlar
ve ondan sonra biri Erzurum'a, öteki Erzincan'a dönerek bir daha aramıza
katılmamışlardır. Rauf Bey ve
Sivas Kongresinde aramıza katılan Bekir Sami Bey,
İstanbul'daki Meclisi Mebusan'a gidinceye dek, bizimle birlikte bulunmuşlardır.
Erzurum
Kongresinde Görülen Duraksamalar
Baylar, söz arasında küçük
bir noktaya da dokunmak isterim. Benim, bu Erzurum Kongresine üye olarak girip
girmemekliğim düşünülmeğe değer görüldüğü gibi,
Kongreye katıldıktan sonra da başkan olup olmamaklığım
üzerinde duraksayanlar bulunmuştur. Bu duraksayanlardan kimilerinin düşüncelerini
iyi niyetlerine ve içtenliklerine yormakla birlikte, başka birtakım
kimselerin bu konuda içtenlikten büsbütün uzak olduklarına, tersine kötülük
amacı güttüklerine daha o zaman kuşkum kalmamıştı. Örneğin
düşman casusu olup her nasılsa Trabzon ili içinde bir yerden kendini
Kongreye delege göstertip gelen Ömer Fevzi Bey ve bunun arkadaşları
gibi. Bu kişinin hainliği, sonradan Trabzon'daki ve oradan kaçtıktan
sonra İstanbul'daki işleri ve davranışlarıyla kesin
olarak anlaşılmıştır.
Kongrenin bitiminden iki üç gün
önce başka bir tartışma da söz konusu olmaya başlamıştı.
Bazı yakın arkadaşlarım, benim Heyeti Temsiliye'ye girip açık
olarak çalışmamı sakıncalı görüyorlardı. Düşünceleri
şu noktalarda özetlenebilir: "Ulusal girişim ve çalışmaların
bütün anlamıyla ulustan doğduğunu, gerçekten ulusal olduğunu
göstermek gerekir. Böyle olursa, girişimler daha güçlenir ve kimsenin kötü
yorumuna ve özellikle yabancıların olumsuz düşüncelerine yer
kalmaz. Ama, tanınmış ve hele İstanbul Hükümetine ve
halifelik ve padişahlığa karşı başkaldıran
biri durumuna düşmüş; saldırı noktası olan benim gibi
bir adamın, bütün bu ulusal girişimlerin başında bulunduğu
görülürse, çalışmaların ulusal amaçlar yolunda olmaktan çok
özel istekleri gerçekleştirmek için olduğu kanısına yol açabilir.
Bunun için, Heyeti Temsiliye üyeleri, illerle bağımsız
sancakların seçeceği kişiler olmalıdır. Ancak böylelikle,
ulusal bir güç gösterilebilir."
Bu düşüncelerin ne derece
yerinde olup olmadığını araştıracak değilim.
Yalnız benim de, bu düşüncelere karşı olan düşüncelerimin
dayanak noktalarından bazılarını sayayım: Her şeyden
önce ben, ne olursa olsun, Kongreye katılmalı ve onu yönetmeliydim.
Çünkü, zaman geçirmeksizin ulusal iradenin işler duruma getirilmesini
ve ulusun kendi başına silahlı ve eylemli olarak önlemler almaya
başlamasını sağlamak zorunluğuna inanıyordum. Bu
temel ilkeleri benimsetip karara bağlatabilmek için, Kongrede çalışmayı
ve yönetici olarak üyeleri aydınlatmayı çok gerekli görüyordum.
Nitekim öyle oldu. Erzurum Kongresinin, daha önce açıkladığım
ilke ve kararlarını herhangi bir temsilciler kurulunun uygulatabileceğine
benim güvenim olmadığını açıkça söylemeliydim.
Nitekim zaman ve olaylar beni doğrulamıştır. Bundan başka,
daha Amasya'da iken karar verdiğim ve bütün ulusa her türlü araçlarla
duyurttuğum Sivas Genel Kongresi'nin toplanmasını sağlamak;
bütün ulusu ve yurdu tek bir kurulla temsil etmek; sonra, yalnız doğu
illerini değil, yurdun bütün parçalarını aynı dikkat ve
duyarlıkla savunma ve kurtarma çarelerini bulmaya çalışmak gibi
işleri, herhangi bir kurulun başarabileceği kanısında
olmadığımı açıkça söylemek zorundaydım. Çünkü,
bende böyle bir kanı bulunsaydı, işe giriştiğim güne
dek, bu konuda girişim yapan ve uğraşanların çalışma
sonuçlarını bekleyerek görevimden çekilmemek yolunu tutardım.
Hükümete, Padişah ve Halifeye karşı başkaldırmayı
gerekli görmezdim. Tersine, ben de bazı iki yüzlü ve iki yanlılar
gibi dış görünüşü pek parlak ve gösterişli olan, o günün
ordu müfettişliğini ve Padişah Hazretlerinin yaverliği sanını
elden bırakmazdım. Gerçi benim açıkça ortaya atılmamda ve
bütün ulusal ve askeri hareketlerin başına geçmemde kuşkusuz,
sakınca vardı. Ama o sakınca, başarısızlığa
uğradığımda herkesten önce ve herkesten çok benim en büyük
cezaya çarptırılmamdan başka bir şey olabilir miydi? Oysa,
bütün yurdun ve koskoca bir ulusun ölüm kalımı söz konusu olurken
"yurtseverim" diyenlerin kendi sonlarını düşünmelerine
yer var mıdır?
Baylar, ben, kimi arkadaşlarca
ileri sürülen düşünce ve kuruntulara uysaydım, iki bakımdan büyük
sakıncalar doğacaktı. Birincisi, düşüncelerimde, kararlarımda
ve bütün kişiliğimde yersizlik ve yetersizlik olduğunu açığa
vurmak, ki bu davranış, benim vicdan buyruğu ile üzerime aldığım
görev bakımından düzeltilemeyecek bir yanlış olurdu.
Baylar, tarih, söz götürmez
bir biçimde ortaya koymuştur ki, büyük işlerde başarı için
yeteneği ve gücü sarsılmaz bir başkanın varlığı
çok gereklidir. Bütün devlet büyüklerinin umutsuzluk ve güçsüzlük içinde,
bütün ulusun başsız olarak karanlıklar içinde kaldığı
bir sırada, "yurtseverim" diyen bin bir çeşit kişinin,
bin bir türlü davranış ve inanç gösterdiği kargaşalı
bir zamanda danışmalarla, birçok saygın ve erkli kişilerin
sözlerine uyma zorunluğuna inanmakla; sağlam, esaslı ve özellikle
sert yürünebilir mi ve en sonunda ulaşılması çok güç olan
hedefe varılabilir mi? Tarihte buna ulaşmış bir topluluk gösterilebilir
mi? İkincisi, baylar, ulus, ülke, siyasa ve ordu yöneticiliğinde hiç
bulunmamış ve bu alanda değeri belirmemiş ve denenmemiş
gelişigüzel kişilerden, örneğin, Erzincan'lı bir Nakşî
Şeyhi ve Mutki'li bir aşiret başkanı gibi zavallılardan
da kurulabilecek herhangi bir temsilciler kuruluna, söz konusu durum ve görev
bırakılabilir miydi? Bırakıldığında
"yurdu ve ulusu kurtaracağız" dediğimiz zaman, ulusu ve
kendimizi aldatmış olmak gibi kötü bir yanılgıya düşmeyecek
miydik? Bu nitelikte bir kurula, perde arkasından yardım edilebileceği
düşünülürse bile bu yöntem, güvenilir sayılabilir miydi?
Bu söylediklerimin, o günlerde
değilse bile, artık bugün bütün dünyaca ret edilemeyecek gerçeklerden
olduğuna hiç kuşkum yoktur. Bununla birlikte, ben bu söylediklerimi
o günlerden kalma bazı anılar ve belgelerle burada doğrulamayı,
gelecek kuşakların siyasal ve toplumsal eğitimi bakımından
ödev sayarım.
Bu dakikaya kadar olduğu
gibi, buradan sonra da sözünü edeceğim olaylar dolayısıyla, bu
yön kendiliğinden aydınlanmaya başlayacaktır.
Baylar, Erzurum Kongresinin
bitiminde, Ferit Paşa'dan sonra Harbiye Nazırlığına
yeni geldiği anlaşılan bir Nâzım Paşa imzasıyla,
On Beşinci Kolordu Komutanlığına 30 Temmuz 1919 günlü
şöyle bir buyruk geldi:
"Mustafa
Kemal Paşa ile Refet Bey'in Hükümet kararlarına karşı
gelmelerinden ötürü hemen yakalanarak İstanbul'a gönderilmeleri Babıâlice
uygun görülüp ilgili görevlilere gerekli buyruklar verildiğinden,
kolorduca önemle yardım edilmesi ve sonucundan bilgi verilmesi rica
olunur."
Bu buyruğa, Kolordu Komutanlığınca
gereği gibi yanıt verildi. Bu yanıtı, öteki komutanlara da,
olduğu gibi gönderterek dikkatlerini çektirdim.
Kongre bildirisi, yurt içinde
her yere ve yabancı devlet temsilcilerine türlü yollarla bildirildi. Tüzük
de komutanlara ve başka güvenilir makamlara şifre ile bölüm bölüm
verilerek bulundukları yerlerde basılıp, çoğaltılmasının
ve yayımının sağlanmasına çalışıldı.
Bu iş, doğal olarak günlerce sürdü. Bununla ilgili olarak Sivas'ta
Üçüncü Kolordu Komutanı Salâhattin Bey'den aldığım, 22
Ağustos 1919 günlü bir telde: "Tüzüğün ikinci ve dördüncü
maddelerinin yayımını sakıncalı bulduğu, bir kez
daha incelenmesi gereği" bildiriliyordu. (belge: 42)
İkinci madde; Birlik olarak
savunma ve direnme ilkesinin kabul edildiğine;
Dördüncü madde; Geçici yönetim
kurulabileceğine ilişkin maddelerdir.
Karakol
Cemiyeti
Biz, Erzurum'da kongre kararlarının
her yerde anlaşılmasını ve birlikte uygulanmasını
sağlamaya çalışırken "Karakol
Cemiyetinin Teşkilâtı
Umumiye Nizamnamesi (Karakol Derneğinin Genel Kuruluş Tüzüğü)"
ve "Karakol Cemiyeti Vezaifi Umumiye Talimatnamesi (Karakol Derneğinin
Genel Görev Yönetmeliği)" diye basılı birtakım kâğıtların
bütün orduya, komutan, subay, herkese dağıtıldığı
bildirildi.
Bu yönetmeliği
okuyan bana en yakın komutanlar bile, bu işi benim yaptığımı
sanarak iyiden iyiye kuşku ve duraksamalara düşmüşler. Benim,
bir yandan kongrelerle açık olarak ulusal ortak çalışmalar
yaparken, bir yandan da gizemli ve korkunç bir komite kurmakla uğraştığım
sanısına kapılmışlar. Gerçi, bu işleri ve girişimleri
yapanlar İstanbul'da bulunuyorlarmış; ama, her şeyi benim adıma
ve hesabıma yapmakta imişler.
Karakol Cemiyetinin
genel örgüt tüzüğüne göre, genel merkez üyeleri ve sayıları,
toplanma yerleri ve nasıl toplandıkları, nasıl seçilip görevlendirildikleri
kesin olarak gizli ve saklı tutulur. Bir de, en ufak bir gizi açığa
vuran ya da Karakol Cemiyetine tehlike getiren, dahası, tehlike getirici
bir kuşku uyandıran, hemen idam olunur.
Genel Görevler Yönetmeliğinde
de, "bir ulusal ordu"dan söz ediliyor ve: "Bu ordunun başkomutanı
ve genelkurmay başkanı, ordu, kolordu ve tümen komutanları ve
kurmayları seçilmiş ve atanmış olup gizli ve saklı
tutulur, Bunlar, görevlerini gizli olarak yaparlar." deniliyor.
Baylar, hemen
komutanları uyardım; bu tüzük ve yönetmelik hükümlerini
kesinlikle uygulamamaları gerektiğini ve bu girişimin kaynağını
araştırmakta olduğumu bildirdim.
Sivas'a varışımdan
sonra, oraya gelen Kara Vâsıf Bey'den anladım ki, bu işi yapan
kendisi ve bazı arkadaşları imiş.
Kesinlikle böyle bir
davranış doğru değildi. Herkesi idamla korkutarak,
bilinmeyen bir merkezin, bilinmeyen bir başkomutanın, bilinmeyen
birtakım komutanların buyruklarına uymaya zorlamak çok tehlikeli
idi. Gerçekten, orduda görevli herkeste hemen birbirlerine karşı güvensizlik
ve bir korku başladı. Örneğin, herhangi bir kolordu komutanının:
"Benim komutam altındaki kolordunun acaba saklı ve gizli komutanı
kimdir? Bu gizli komutan acaba ne zaman ve nasıl komutanlığı
ele alacak ve acaba bana karşı nasıl davranacak?" gibi haklı
birtakım kuruntulara kapılması beklenilmez değildi.
Sivas'ta Kara Vâsıf Bey'e, gizli merkezin, gizli başkomutanın ve gizli genelkurmay başkanının kimler olduğunu sorduğum zaman: "Hepsi siz ve arkadaşlarınızdır" yanıtını vermişti. Bu, beni büsbütün şaşırtmıştı. Bu karşılık, elbette akla ve mantığa uygun olamazdı. Çünkü, hiç kimse bana böyle bir düzen ve kuruluştan söz açmış ve benden bu iş için izin almış değildi
Bu derneğin daha
sonra, özellikle İstanbul'da, bu ad altında çalışmasını
sürdürmeye çabaladığı anlaşıldığına göre,
iyi niyetle kurulduğu ve sıkışınca bize vermek zorunda
kaldıkları bilgilerin doğruluğu ileri sürülemez.
Bir
İş Göremeden Avrupa'dan Dönen Ferit Paşa'ya Çektiğim
Şifre
İstanbul Hükümetini ulusal girişimleri önlemekten caydı