NUTUK
Heyeti Temsiliyenin Ankara'ya Gelmesi
Ankara'ya
Geliş
Baylar, Meclisi Mebusan'ın
İstanbul'da toplanmasını önleyememek zorunluğu üzerine,
İstanbul'da toplanacak Mecliste, "yurdun bütünlüğünü,
devletin ve ulusun bağımsızlığını güven altına
alma amacımızı korumak ve savunmak için birleşik ve dayançlı
bir grup meydana getirmeyi" tek çare olarak düşündük. Bunun sağlanması
için, bildiğiniz gibi, 18 Kasım 1919 günlü yönerge ve genelgede,
milletvekillerinin belli yerlerde grup grup toplanarak görüşecekleri önemli
noktalardan biri olarak bu konuyu ele almıştık.
Gene o zaman düşündük ki,
bu grubun kurulmasını sağlamak için her sancaktan birer
milletvekilini Eskişehir'e çağıralım. Eskişehir üzerinden
trenle İstanbul'a gidecek milletvekillerini de, çağıracağımız
milletvekilleriyle birleştirelim ve kendimiz de Eskişehir'e giderek,
genel bir toplantı yapıp işleri enine boyuna görüşelim, Bu
arada milletvekillerinin İstanbul'da güvenliğiyle ilgili önlemleri
de söz konusu etmek istiyorduk. Fakat bundan sonra açıklayacağım
nedenlerle, toplantıyı Ankara'da kalarak yapmayı yeğledik.
Daha bir ay kadar Sivas'ta kaldıktan sonra artık Ankara
yolunu tuttuk.
Ankara'ya gelişimizi 27 Aralık 1919 günlü, şu açık bildirimle her
yere duyurduk:
Sivas'tan Kayseri
yoluyla Ankara'ya gitmek üzere yola çıkan
Heyeti
Temsiliye, bütün yol boyunca
ve Ankara'da, büyük ulusumuzun sıcak ve içten yurtseverlik gösterileri
içinde bugün buraya geldi. Ulusumuzun gösterdiği birlik ve dayanç, ülkemizin
geleceğini güven altına alma konusundaki inancı sarsılmaz
bir biçimde destekleyecek niteliktedir.
Şimdilik Heyeti
Temsiliye merkezi Ankara'dadır. Saygılarımızı sunarız
efendim.
Heyeti Temsiliye adına
Mustafa Kemal
2 Ocak 1920 günü,
Cemiyetin Merkez kurallarına, Hacıbektaş'ta Çelebi Cemalettin
Efendi'ye, Mutki'de Hacı Musa Bey'e ayrıca bir bildirim yaptık.
Bu bildirimimizin içindekiler
ve yazılış biçimi şöyleydi:
... Yolculuğumuz
sırasında görüp incelediklerimiz bizlere, gerçek koruyucu Ulu Tanrı"nın
yardımı ile meydana gelen ulusal birliğimizin dayanağı
olan ulusal örgütün kök salmış ve ulusun ve ülkenin geleceğini
kurtarmak için gerçekten güvenilir bir güç ve erk durumuna gelmiş olduğunu
sevinçle gösterdi.
Dış durum,
bu ulusal dayanç ve birlik yüzünden Erzurum ve Sivas Kongresi ilkelerine göre
ulusa ve yurda elverişli bir şekle girmiştir.
Kutsal birliğimize,
dayanç ve inancımıza güvenerek yasal isteklermizin elde edileceği
güne değin direnerek çalışılması ve bu bildirimimizin
köylere varıncaya dek bütün ulusa duyurulması rica olunur.
Anadolu ve Rumeli Müdafaai
Hukuk Cemiyeti Heyeti Temsiliyesi adına
Mustafa Kemal
Kazım
Karabekir Paşa Heyeti Temsiliye'nin Ankara'ya Gitmesinden Yana Değildi
Baylar, Heyeti Temsiliye
merkezinin Ankara'ya taşınması düşüncesi oldukça eski
idi. Bu düşünce, ilk ortaya atıldığı sıralarda Kâzım
Karabekir Paşa'dan gelmiş olan bir teli
olduğu gibi burada bildireceğim:
Şifre
Erzurum'dan, 3 Ekim 1919
Üçüncü
Kolordu Komutanlığına
Heyeti Temsiliye'ye :
Kuvayi Milliye'yi temsil eden yüksek Kurulun, değil Ankara'ya gitmek,
Sivas'ın batısına bile geçmemesi düşüncesindeyim. Çünkü,
doğu illerinin Kuvayi Milliyesi olan Kurulun bütün bütün uzaklaşması,
dolayısıyla bu illerin örgütsüz kalmasına yol açacaktır.
Bundan başka, şimdiye değin tam yasal ve mantıklı
olarak yönetilmekte olan ulusal eylemin, öteden beri her zaman her girişimimizi
kötü görmek ve göstermek isteyen düşmanlarımızın yaptıklarını
göz önünde tutarak, belli bir yerde korunması için Heyeti Temsiliye'nin
Sivas'tan batıya geçmemesi düşüncesinde bulunduğumu
bilgilerinize sunarım.
On Beşinci Kolordu Komutanı
Kâzım Karabekir
Böyle bir telin, gerçek
olamayacağı yargısına varmak
istedim. Fakat ne çare ki, bu şifre tel Erzurum'dan, Sivas'taki
Üçüncü Kolorduya çekilmiştir. Açılan şifrenin altında
"Açıldı. Fethi 4/5 Ekim" (Aslındaki "minh"
(s.346) özdeş ay (Ekim)i anlatır.) yazısı ve imzası
olduğu halde Üçüncü Kolordudan bize gönderilmiştir.
Baylar, Kâzım
Karabekir Paşa, çağrımız üzerine Sivas'a geldikten ve
bizimle görüştükten sonra, hiç kuşku yok, bu telle önceden
bildirdiği düşünce ve görüşünün yerinde olmadığını
görmüş olacaktır. Fakat, bu düşünce ve görüşteki yanlışlığı
anlamak için ille yüz yüze gelip görüşmeye hiç de gereklik olmayacağı
apaçık bir şeydir. Bu düşünce ve görüşün dayandığı
nedenlere şöylece bir göz atmak, onların yanlışlığını
anlamaya yeter sanırım.
Başta, Heyeti
Temsilye'nin yalnız doğu illerinin Kuvayi Milliyesi olmadığı
ya da o örgütleri temsil etmediği; belki bütün ülkenin -Anadolu ve
Rumeli'nin- Kuvayi Milliyesini temsil ettiği çoktan bilinmiş bulunmak
gerekti. Özellikle bu nokta üzerinde, günlerce süren telgraf başı
tartışmaları olmuştu. Bir de, Heyeti Temsiliye'nin Sivas'tan
Ankara'ya taşınması, doğu illerinin örgütsüz kalmasını
gerektirecek bir etmen olamazdı. Heyeti Temsiliye'nin, doğu illerine
Sivas'tan telle verdiği buyrukları ve yönergeleri Ankara'dan da
eskisi gibi verebileceği kuşku götürmezdi.
Fakat, Heyeti
Temsiliye'nin, doğu illerinden daha çok batı illerine, İstanbul'a
yakın bulunmasını gerektiren ve haklı gösteren mantıklı
nedenler elbette, çoktu. İlkin, batı ve güneybatı illerimizden,
eylemli olarak işgal altına alınmış olanlar vardı.
Bu illerimize giren düşman karşısında sağlam savunma
cepheleri kurmak ve onların kuvvetlendirilmesini sağlamak gerekti.
Oysa, doğu illerimizde, böyle acıklı bir durum yoktu. Kesin
olarak yakın bir eylemli tehlike de doğabileceğe benzemiyordu.
Uzak bir olasılığa göre, sözgelimi, doğudan Ermenilerin
eylemli bir saldırıda bulunacağı kabul olunsaydı bile
onun karşısında, Kuvayi Milliye ile güçlendirilmesi kararlaştırılmış
olan On Beşinci Kolordu, kendilerinin komutasında hazır
bulunuyordu. Fakat, İzmir cephelerinde türlü yöntemde komutanlıklar,
türlü nitelikte kuvvetler ve türlü türlü olumsuz kaynaklardan gelen
dokuncalı etkiler vardı. Adana işgaline karşı daha
cephe kurulamamıştı.
Genel
Durum Yönetme Sorumluluğunu Üstüne Alanlar En Önemli Hedefe ve En Yakın
Tehlikeye Elden Geldiğince Yakın Bulunmalıdırlar
Şu halde, yol ve yöntem
odur ki, genel durumu yönetip yürütme sorumluluğunu yüklenenler, en önemli
hedefe ve en yakın tehlikeye, elden geldiğince yakın yerde
bulunurlar. Yeter ki bu yaklaşma, genel durumu gözden uzak bırakacak
ölçüde olmasın. Ankara bu koşulları üzerinde toplayan bir
noktaydı. Her halde cephelerle ilgileneceğiz diye Balıkesir'e,
Nazilli'ye ya da Karahisar'a (Afyon'a) gitmiyorduk, Fakat, cephelere ve İstanbul'a
demiryolu ile bağlı ve genel durumu yönetme bakımından
Sivas'tan hiçbir ayrılığı olmayan Ankara'ya gelecektik.
Meclisi Mebusan'ın İstanbul'da
toplanması zorunlu görüldükten sonra ise, Ankara'ya gelmenin ne denli
yerinde ve yararlı sayılması gerektiğini açıklamayı
gerekli görmem.
Baylar, Heyeti
Temsiliye'nin Ankara'ya taşınmaması için nedenler ortaya
konulurken bu arada, hele "Öteden beri her zaman her girişimimizi kötü
görmek ve göstermek isteyen düşmanlardan" söz edilmiş olmasından
hiçbir anlam çıkaramadım. Gerçekten, kendisinin dediği gibi düşmanlar
bizim hangi davranışımızı, hangi girişimimizi iyi
görmüşlerdir ya da görebilirler ki ona göre davranalım.
Eğer bu düşünce
ve görüşe yol açan: "İstanbul'da ulusal isteğe uygun
davranan bir Ali Rıza Paşa Hükümeti vardır. Meclisi Mebusan da
orada toplanarak ulusun ve ülkenin alınyazısını denetlemeye
başladıktan sonra, Heyeti Temsiliye'nin batı cepheleriyle,
Meclisi Mebusan ile ilgi ve ilişki kurmasına ne gereklik kalır.
Öyle ise Heyeti Temsiliye'nin yalnız doğu illerinin örgütleri ile
ilgilenmesi ve bununla yetinmesi daha yerinde ve daha yararlı olmaz mı?"
gibi bir düşünce ve görüş idiyse, bir ölçüye dek üzerinde
durulabilir. Fakat böyle olunca da, genel durumu ve olaylarla koşulların
gerçek yüzünü görüşte ve anlayışta Heyeti Temsiliye ile Kâzım
Karabekir Paşa arasında doldurulamayacak bir hendek olduğunu
kabul etmek gerekir.
Heyeti Temsiliye'nin
Ankara'ya gelmesini düşmanlar kötü görecektir, noktasında daha çok
durularak belki, ileri sürülmüş olan düşünce ve görüşün
kaynağı ve kökeni daha iyi kavranabilirse de bizim şimdilik buna
ayıracak zamanımız yoktur.
Yeni
Milletvekilleriyle Ankara'da Görüşme
Baylar, bundan önce söylediğim
gibi, bir iki günlük bir toplantı ve görüşme isteğiyle
milletvekillerini çağırmak için ilk yazdığımız
telde -ki bu tel örneğini, bir resmi yazı biçiminde, basılı
olarak da postayla göndermiştik- amaç bildirildikten sonra: "Heyeti
Temsiliye'nin bulunacağı bir yerde toplanılacak; toplantı
zamanı ise, gönderilecek milletvekillerinin adları ve adresleri belli
olduktan sonra haberleşerek kararlaştırılacaktır.
Heyeti Temsiliye, kısa sürede İstanbul'a yakın bir yere
gidecektir." denilmişti. (belge: 213)
Ankara'ya varışımızda,
Ankara-Eskişehir demiryolu işlemeye başlamış olduğundan,
önceki bildirimimize 29 Aralık 1919 gününde yaptığımız
bir ekte, milletvekilleriyle görüşme yeri olarak Ankara'yı gösterdik
ve genelge ile bildirdik.
Bu genelgenin bir maddesi de, öteki milletvekillerinden olabildiğince çok
kişinin görüşmelere katılmasının pek çok istenmekte
olduğu yolunda idi. (belge: 214)
Baylar, sonucunun pek
çok yararlı olacağını umduğumuz bu iyicil ve
yurtseverce girişimin bile, İstanbul Hükümeti üyelerince önüne çıkıldığını
bilginize sunarsam şaşmazsınız sanırım.
İzin verirseniz,
bu noktayı biraz açıklayayım: Biz milletvekillerini Ankara'ya çağırırken
onlar da birtakım kişilerin bu çağrıya gelmemelerini ve
tasarlanan toplantının yapılmamasını sağlamak için,
karşı önlem alıyorlar ve girişimde bulunuyorlarmış.
Kimi milletvekillerinin çektikleri teller üzerine bu işi anladık. Örneğin,
Burdur Milletvekili Hüseyin Baki imzalı ve 29 Aralık 1919 günlü
şöyle bir tel geldi:
İstanbul'da
toplanan milletvekilleri adına Aydın Milletvekili Hüseyin Kâzım
imzasıyla Teftiş Kurulu Başkanlığına gelen telde,
en hızlı araçla İstanbul'a gelmekliğimi pek çok gerekli
olduğu duyurulmakta ve bugün Dahiliye Nazırlığından
gelen telde de yola çıkmaklığım bildirilmekte.
Bundan önce Heyeti
Temsiliye adına Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'nden gelen buyruk ve
bildirim üzerindeki görüşümü açıklayıp bilginize sunduğum
halde şimdiye dek bu yolda bir buyruk almadığımdan sizlerden
haber gelmesini önemle beklemekteyim efendim.
Akdağmadeni
Milletvekili Bahri imzalı ve gene özdeş günlü bir telde de:
Aydın
Milletvekili Hüseyin Kâzım imzasıyla gelen telde milletvekillerinin
en hızlı araçla İstanbul'a gelmeleri bildiriliyorsa da Heyeti
Temsiliye üyeliğine seçilen milletvekillerinin mi yoksa bütün
milletvekillerinin mi çağrıldığı pek anlaşılmamıştır.
Tutacağım yolu bildirmek iyiliğinde bulunmanızı çok
rica ederim. Buyruk sizindir.
Baylar, buna benzer
teller arka arkaya geldi. Bunlardan kolayca anlaşılıyordu ki
milletvekili arkadaşlar, Heyeti Temsiliye ile İstanbul Hükümetini ve
İstanbul'dan bütün milletvekillerini çağırma yetkisini
kendinde görebilen kişileri, ortak amaçta birbiriyle anlaşmış
ve uyuşmuş sayıyorlardı. Hükümetin ve sözü geçen kişilerin
olumsuz niyetlerini akıllarına ve hayallerine bile getirmiyorlardı.
Olsa olsa, bizimle İstanbul'daki kişiler arasında yeni kararlaştırılmış
bir durum bulunduğunu ya da, düzenleme bakımından arada bir yanlışlık
olabileceğini sandıkları ve öyle kabul ettikleri, bildirişlerindeki
temiz yüreklilik ve içtenlikten anlaşılmaktaydı.
Bize başvuran
milletvekillerine, verdiğim yanıt şuydu:
Hüseyin Kâzım
Bey'in bildirdikleri ile bizim hiçbir yönden ilgimiz yoktur.
Adı geçenin,
durumu iyice bilmediği anlaşılıyor. 17 ve 29 Aralık
1919 günlü tellerimiz uyarınca iş görülmesi, ulusumuzun ve
yurdumuzun yararına daha uygun olduğundan gereğinin tez elden yapılmasını
ve Kâzım Bey'in kendi kendine, yapmış olduğu bildirime
uygun düşecek bir karşılık verilmesini ve sonucun
bildirilmesini rica eder, saygılarımızı sunarız
efendim.
Heyeti Temsiliye adına
Mustafa Kemal
Bütün
milletvekillerine de şu genelgeyi yazdık:
Ankara, 30 Aralık 1919
Aydın
Milletvekili Hüseyin Kâzım Beyefendi'nin sayın milletvekillerinden
kimilerine, tez elden İstanbul'a gitmeleriyle ilgili teller çektiği
anlaşıldı. Bu girişim; adı geçen kişinin, durumu
iyice bilmediğini gösterdiğinden kendisine durum anlattırıldı
ve ..... gün ..... sayılı bildirimler üzerine bilgi verdirildi.
Bunun için Heyeti Temsiliye'ce rica edildiği gibi, Heyeti Temsiliye üyesi
olarak seçilmiş milletvekilleriyle öteki milletvekillerinden görüşmelere
katılmak isteyen sayın kişilerin, Ocak ayının beşinden
başlayarak Ankara'ya buyurmaları, yeniden açıklanarak rica
olunur.
Heyeti Temsiliye adına
Mustafa Kemal
30 Aralık 1919 günlü
şifre ile de İstanbul'daki örgütümüze: "Hüseyin Kâzım
Bey'in girişiminden söz ettikten sonra bizim bildirimlerimizin kendisine
duyurulmasını ve görüşmelere katılmak istiyorsa lütfen
tez elden Ankara'ya buyurup gelmeleri gerektiğinin anlatılmasını"
bildirdik. (belge: 215)
Baylar, biz İstanbul'daki
örgütümüzden haber beklerken, karşımıza bir kişi çıktı.
Bunun kim olabileceğini kestirmede güçlük çekmezsiniz sanırım.
Bildiğiniz gibi, hem bizim İstanbul'da delegemiz, hem de nazır
olan bir kişi:
Cemal Paşa Evet,
1 Ocak 1920 günlü şu tel "Harbiye Nazırı Cemal Paşa"
imzasıyla geliyordu:
Yirminci Kolordu Komutanlığına
Mustafa Kemal Paşa
Hazretleri'ne:
İstanbul'da
bulunan milletvekillerinden bir grubun bize başvurarak verdikleri yazılı
isteklerini, olduğu gibi aşağıda sunuyorum:
1- Meclisi
Mebusan'ın bir an önce toplanması çok gereklidir. Şu sırada
kimi milletvekillerinin Ankara'ya çağrılmaları, Meclisin tez
elden açılmasına engel olacaktır.
2- Bu
durumun ve yapılan çağrının ortaya çıkaracağı
kötü yorumlar arasında yabancıların en çok dikkatini çekecek
olanı, yasama gücünün başka kuvvetlerin etkisi altında iş
görmekte olduğu sanısıdır. Bu, kesinlikle içte ve dışta
elbette pek büyük bir güvensizlik doğuracaktır.
3- Böyle
bir durum ve davranış karşısında Meclis kendisinden
beklenen hizmetleri yapamayacaktır.
4- Daha
önceleri yapıldığı gibi, milletvekilleriyle konuşmak
ve ilişki kurmak üzere geniş yetkili bir kişinin, delege niteliğiyle
İstanbul'a gönderilmesi, istenilenin sağlanmasına yetecektir.
5- Çağrılan
milletvekillerinin Ankara'ya gidişlerinin geri bırakılması
ve orada toplananların da hemen İstanbul'a gelmeleri için yeniden ve
tez elden bildirim yapılması beklenmektedir.
Harbiye Nazırı
Cemal
Baylar, böyle bir
davranma ve bildiride bir içtenlik ve soyluluk görüyor musunuz? İlkin,
bizim, milletvekilleriyle toplanma kararımız ve bununla ilgili
bildirimiz, bundan bir buçuk ay öncesinden beri bilinmekteydi. Eğer bu
girişimimiz, yurt yararına gerçekten uymaz ve sakıncalı görülmüş
idiyse, güdülen ulusal amaçta bizimle birlik olduklarını ileri sürmekte
bulunan bayların ve hükümetin, bizim çağırdığımız
milletvekillerine, İstanbul'a gelmeleri için tel çekmeden önce bizimle
anlaşmaları; hiç olmazsa düşüncelerinden ve girişimlerinden
bize bilgi vermeleri gerekmez miydi? Böyle yapmayıp da doğrudan doğruya
İstanbul'a gidişlerini çabuklaştırmak için Denetleme
Kurulu Başkanlıkları aracılığıyla Şeyh
Muhsini Fâni'nin (Hüseyin Kâzım Kadri'nin takma adı) ve
Dahiliye Nazırının imzalarıyla taşradaki
milletvekillerini sıkıştırıp şaşırtmak
ve oldubittiler yaratarak bizim girişimimizi sonuçsuz bırakmağa
kalkışmak doğru muydu?
İkincisi,
baylar, seçimi yenileme işi aylarca ve aylarca yapılmayıp yasaya
göre belli süre çoktan geçirilmiş olduğu sıralarda hiç de
tezcanlılık göstermeyi aklına getirmeyen bu baylar, bizim
Erzurum'dan, Sivas'tan beri yaptığımız sonu gelmez girişim
ve çalışmalarımızın bir başarısı olarak
gerçekleştirilebilen yeni seçimlerden sonra, ayrıca araya girip
izleyerek her birinin milletvekili seçilmelerini sağladıktan sonra,
çok çok üç beş gün gibi az bir gecikme üzerine böyle tezcanlılık
göstermeli miydiler? Hele bu gecikme, büyük bir ülkünün gerçekleştirilmesi;
özellikle İstanbul'da toplanma aymazlığını gösterenlerin
kendi güvenlikleri ile ilgili önlemlerin alınması yollarını
görüşmek amacıyla olursa, bu bayları bu denli ivediye sürüklemeli
miydi? Hiç bir önlem ve karar almadan, bir an önce horlanmaya ve rezilliğe
koşup gitmek neden ileri geliyordu?
Üçüncüsü,
baylar, temiz ve lekesiz arkadaşlarını aldatarak, İstanbul'da
kendilerinin içinde bulundukları tehlike ve aşağılama çemberine
tez elden sokmak isteyen bu baylar, Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk
Cemiyetinden değiller miydi? Bu ulusal derneğin üyesi bulunmuyorlar mıydı?
Bir derneğin üyeleri, milletvekili oldukları halde bile, derneğin
önderleriyle görüşerek en sonunda saptanacak programa göre iş görmek
zorunda değil midirler? Dünyanın her yerinde, bütün uygar
toplumlarda bu, böyle değil midir?
Bir grubun, bir
partinin kendi önderleriyle görüşmesinden ve ilişki kurmasından,
yasama gücünün, başka kuvvetlerin etkisi altında iş görmüş
olduğu sanısının doğacağı kuruntusundan ve
bunun yabancıların dikkatini çekeceğinden niçin korkuluyordu?
Bu baylar, seçimin yenilenmesini ve milletvekillerinin seçilmesini sağlamış
olan örgütün etkisinde kalmış görülmeyi, yüksek şeref ve
onurlarıyla bağdaşmaz mı buluyorlardı?
Milletvekillerinin,
yurt içinde, güçlü bir ulusal örgüte bağlı olduklarını
ve o geniş örgütün saptadığı belirli amaçlardan ayrılamayacaklarını
ve her olasılığa karşı, o örgütün etkisi altında
bulunduklarını açık bir vicdan ve açık bir alınla
ortaya koymanın, asıl bunun, içte ve dışta en büyük güveni
ve saygıyı sağlayabileceğini, bu baylar anlayamıyorlar
mıydı?
Ve dahası, böyle
bir vicdan ve inanç sağlamlığı içinde belirli ulusal amacı
gerçekleştirme yolunda, her tehlikeyi göze almaya hazır bir durum ve
davranış alınmadıkça Meclisin, kendisinden beklenilen
hizmetleri yapamayacağını anlamak, kahinliğe mi yoksa, yapıldığı
gibi, saldırı ve aşağılamaya uyuşukçasına
boyun eğmeye mi bağlı idi?
Bu baylar, benim
milletvekilleriyle aracısız görüşmemi istemiyorlar; hükümet
ve kimi baylar, benim İstanbul'a gitmemi de uygun görmüyorlar. Ancak,
geniş yetki ile bir delegenin gönderilmesini öğütlüyorlar. Doğrusu
bu noktadaki akıllarına ve anlayışlarına diyecek yok!
Bizim gönderdiğimiz delegeler değil miydi ki milletvekillerinin düşman
pençesine girmesinde en çok etkili olmuş ve sonunda kendilerini bile
savunmak için önlem ve çare bulmakta güçsüz olduklarını tanıtlamışlardır?
Milletvekillerini
kendi başlarına çağırmada, aldatmayı ve olupbittiye
getirmeyi başaramadıktan sonra, bize bildirim yaptırmayı
istemekte gösterilen yumuşaklık da pek ince değil midir baylar?
Saygıdeğer
baylar, bu sözünü ettiğim tele yanıt olarak, ilkin şu kısa
şifreyi yazdım:
5 Ocak 1920
Harbiye
Nazırı Cemal Paşa Hazretleri'ne
Y: Önergeyi veren
milletvekillerinin adlarının ve bu önergeyi kime verdiklerinin
bildirilmesini bekliyoruz efendim.
Heyeti Temsiliye adına
Mustafa Kemal
Harbiye, 6 Ocak 1920
Ankara'da
Yirminci Kolordu Komutanlığına
Y: 5 Ocak 1920
Mustafa Kemal Paşa
Hazretleri'ne:
Milletvekillerinin
adları şunlardır: Hüseyin Kâzım, Tahsin, Celâlettin Arif,
Hamit... ve başkalarıdır. Bana getirenler baştaki iki kişidir.
Harbiye Nazırı
Cemal
Baylar, sonradan bize
verilen bilgiye göre, bana tel çeken kişiler, milletvekillerinden bir
topluluk değildi. Sadrazam, kendi tanıdığı Hakkı
Bey adında bir kişiyi -Siverek Milletvekili olduğunu öğrenmesi
üzerine- ve Hüseyin Kâzım Bey'i, yanına çağırarak, bana
kısa bir tel yazdırmış. Bu teli kimi kişilere elden
imza ettirmişler. Şifreli gönderilmek üzere, Hakkı ve Hüseyin
beyler Cemal Paşa'ya götürmüşler.
Demek, beş
maddelik olan ve önerge adı verilen telyazısı, sonradan
uydurulmuştur. Aslına bakılırsa, önergeden söz edildiği
halde bunun sunulduğu katın daha var olmaması da bu işte
dolap ve özel erek olduğunu göstermeye yeterdi. Meclis yeni açılmıştı
ve Meclis Başkanlığı daha görevine başlamış
değildi. Bununla birlikte, Cemal Paşa'nın bu telini aldıktan
sonra, şu şifre teli yazdım:
Ankara, 9.1.1920
Harbiye
Nazırı Cemal Paşa Hazretleri'ne
Hüseyin Kâzım,
Tahsin, Celâlettin Arif, Hamit beyefendilere:
Ankara'ya gelmenin kötü
yorumlara yol açacağı üzerine, Harbiye Nazırı Paşa
Hazretleri aracılığıyla bildirilen görüşlerinizi öğrendik.
Konu, yurdun ve ulusun varlığı ile ilgilidir. Meclisi Milli'de
ulusal örgüte dayanan güçlü grup kurulmaz ve Sivas Genel Kongresiyle ulusun
bütün dünyaya duyurduğu kararlar, büyük çoğunlukça bir inanç
ve bir ilke olarak benimsenemezse, ulusal hizmetimizin sağlayacağı
başarı boşa gider. Ülke bir felâkete uğrayabilir. Bundan
dolayı, birtakım vatansız ve dinsizlerin propagandaları
bizim için uyulacak ilke olamaz. Amaç, ulusun esenliği ve yurdun kurtuluşudur.
Bir iki günlüğüne buyurmanız ve karşılıklı görüşerek
ülkü birliğine varmamız bizce pek önemlidir. Buna göre tutulacak
yolun seçilmesi yüksek görüşünüze bağlıdır. Saygılarımızı
sunarız efendim.
Heyeti Temsiliye adına
Mustafa Kemal
Bayburt'ta
Bir Yalancı Peygamber
Saygıdeğer baylar,
İstanbul'un, değindiğimiz ve açıkladığımız
can sıkıcı durumuyla uğraşırken, yurdun doğu
ucunda da bir yalancı peygamberin ortaya çıkardığı önemlice
ve kanlı bir olay geçiyordu. Bu konu üzerine On Beşinci Kolordu
Komutanlığından birçok raporlar geliyordu. Bayburt'a dört
saatlik yerde "Hart Köyü"
vardır. Bu köyde oturan Eşref adında bir şeyh, halka Şiilik
aşılıyormuş. Buna üzülen Bayburt Müftüsü ve hocalar,
Şeyhi çağırarak sorguya çekmek için meydana getirdikleri bir
kurulu Hart'a göndermişler ve yerel hükümet adına Şeyhi çağırmışlar.
Şeyh bu çağrıya gelmemiş. Hükümetçe, 50 kişilik bir
birlik gönderilmiş. Buna büsbütün kızan Şeyh, müritlerini başına
toplayarak birliğe saldırmış; silahlarını ve
cephanesini almış; erlerini ve subaylarını tutsak etmiş
ve kimilerini de şehit etmiş. Bunun
üzerine, çevredeki bazı birlikler, Bayburt' a gönderilmekle birlikte, işin
kan dökülmeksizin barış yoluyla bir sonuca bağlanması yeğ
tutulmuş. Şeyhin yanına hocalardan ve üst subaylardan
meydana getirilen birkaç kurul gönderilmiş. Hükümete boyun eğmesi
için öğütler verilmiş... Böylece boşuna on altı gün geçirilmiş.
En son giden, Erzurum Kadısı başkanlığındaki
kurulun ricası da Şeyh Eşref üzerinde bir etki yapmamış.
Tersine, Şeyh bunlara: "Hepiniz kâfirsiniz! Kimseyi tanımam,
boyun eğmem, savaşacağım! Tanrı bana şeriatla görevlisin,
dedi." yolunda bir ültimatom vermekle birlikte, bir yandan da köylere
"Şeriat İyesi" ve "Beklenen Mehdi" imzalarıyla
birtakım bildiriler göndererek halkı aldatmış ve kendisine
katılmalarını sağlayarak başkaldırmış.
Bunun üzerine Bayburt'a gelip Dokuzuncu Tümenin komutasını ele alan
Yarbay Halit Bey, 25 Aralık 1919 günü, yeterince kuvvetle Hart'a gider.
Şeyh, topladığı ayaklanıcılarla karşı
koymaya karar verdiğinden topçu ve piyade birliklerinin Şeyh'le çarpışması
ve savaşması gerekmiştir. Bu sırada, Şeyh'in adamlarından
birtakımları da, Hart'a yardım etmek üzere, yakın köylerde
toplanırlar. Sonunda, Yarbay Halit Bey'in Bayburt'tan doğrudan doğruya
bana gönderdiği 1 Ocak 1920 günlü şifresinde dediği gibi:
"Hart olayı, yalancı peygamberle oğullarının ve
adamlarından kimilerinin öldürülmesi ve Hart'ın alınmasıyla
sonuçlanmıştır."
Halit Bey, bu şifresinde,
milletvekilleriyle ilgili kimi bilgiler de verdiğinden kendisine 1/2 Ocak
1920 günü şu şifreyi yazdım:
Hart olayında siz kardeşimin
elde ettiği başarıyı kutlar ve milletvekillerinin Ankara'ya
gelmeleri yolundaki çalışmalarınıza teşekkür ederim.
Mustafa Kemal
Harbiye
Nazırı Cemal Paşa Genç Komutanları İş Başından
Uzaklaştırmak İstiyor
Baylar, Harbiye Nazırlığı
ile Heyeti Temsiliye arasında sürüp giden bir sorun vardı.
Nazır Paşa, İstanbul'da bulunan generalleri, kolorduların başına
ve albayları, tümenlerin başına geçirmek istiyordu. Öteki üstsubaylarla
subayları da, Anadolu'daki birliklere göndereceğinden söz ediyordu.
Bu isteği, bir ilke olarak ileri sürmüş ve uygulanmasını
da; Harbiye Nazırlığı Eski Müsteşarı Ahmet Fevzi
Paşa'yı, Ankara'da Ali Fuat Paşa'nın yerine Yirminci Kolordu
Komutanlığına ve Nurettin Paşa'yı da, Konya'da Albay
Fahrettin Bey'in yerine On İkinci Kolordu Komutanlığına
atamakla bir oldubittiye getirmek istemişti.
Bu yöntem izlenip
uygulandığında, Birinci Dünya Savaşında yetişmiş
ve kolordu ve tümen komutanlıklarına yükselmiş ne kadar genç
general ve üstsubay varsa, hiç kuşku yok, bunların hepsi bu görevlerden
uzaklaştırılmış olacaklardı. Çünkü, İstanbul'da
toplanmış eski general ve üstsubaylar, kıdem ve rütbe bakımından,
ordudaki büyük birliklerin başında bulunan genç komutanlardan önde
idiler.
Biz, hiçbir zaman bu
ilkeden yana olamazdık. Özellikle, içinde bulunduğumuz koşullar
unutularak, yapılan böyle yanlış işlere, olur diyemezdik.
Bunun için, Cemal Paşa' ya her zaman görüşümüzü ve atanan yeni
kolordu komutanlarının gönderilmemeleri gerektiğini bildiriyorduk.
Fahrettin Paşa, kolordusunun başında bulunarak, Aydın cephesine
yardım etmeye ve destek olmaya çalışıyordu. Ali
Fuat Paşa, Ferit Paşa zamanında görevden alınmıştı.
Cemal Paşa, o haksız işlemi düzeltmek istememişti.
Yirminci Kolorduya,
Ankara'da bulunan Yirmi Dördüncü Tümen Komutanı Yarbay rahmetli Mahmut
Bey, vekil olarak komuta ediyordu. Ali Fuat Paşa, hem Kuvayi Milliye
Komutanlığını yapıyor hem de, gerçekte, kolordusunu
elinde tutuyordu.
Biz, kolordu ve tümen
gibi birliklerde komuta değişikliğini kabul etmemeye; özellikle,
ulusal isteklere uymuş ve o yolda çalışan, kişilikleri
belli komutanları, böyle boş ve nasıl bir özel amaca dayandığı
bilinmeyen bir ilke için gözden çıkarmamaya kesin olarak karar verdik.
Yalnız, İstanbul'da bulunan genç ve özverili subayların ve
hekimlerin, bir an önce Anadolu'ya, ordu birliklerine gönderilmelerini yararlı
buluyor ve istiyorduk.
Cemal Paşa,
Ankara'ya geldiğimiz günlerde bu sorunu daha çok üstlenmeye ve bu iş
üzerinde tezcanlılık göstermeye başladı. Bunu bir onur
sorunu yaptı. Nazırlıktan çekileceğini bildirerek gözdağı
vermeye başladı. Makine başında yanıt verilmesi için
yaptığı üstelemeler üzerine, Harbiye Nazırına 29 Aralık
1919 günü yazdığım şifrede :
"Ali Fuat Paşa'nın
komutanlıktan ayrılmasını, biz aslında hiçbir zaman
temelli saymadık. Ahmet Fevzi Paşa'nın asıl olarak komutanlığa
atanması söz konusu olamaz. Barış yapılmadan önce, düşünülen
ve uygun bulunan ilkenin uygulanması büyük sakıncalar doğurur.
Savaşta çalışarak yükselmiş kişileri, ast durumuna düşürmek
olamaz. Bu zamansız girişimler, ulusal örgütler için çalışmakta
olan kişilerin iş başından ayrılmalarına ve böylece
ulusal birliğin bozulmasına yol açar.
Açıkta kalmış
yeterli kişiler, kolordulara bağlı bulunan bölge ve mevki
komutanlıklarına, askerlik şubelerine atanarak genliğe kavuşturulabilirler.
Küçük rütbeli
subay ve hekimlerin ise bir an önce gönderilmesi gerekir. On İkinci
Kolorduya gelince; bu kolordu, savaşan Kuvayi Milliye ile işbirliği
yapmış ve iki yan arasında eylemli ve karşılıklı
bir güven doğmuştur. Değişikliğe kesinlikle yer
yoktur. Oradaki durum da böyle bir şeye hiç bir zaman elverişli değildir."
...dedim.
Baylar, bu konu üzerinde
Anadolu ve Rumeli'de bulunan bütün komutanlarla yazışmalar yaparak
dikkatlerini çekmiştim. Ocak ayı başında, Ankara'da bulunan
Fuat Paşa'ya olduğu gibi, Konya'da bulunan Fahrettin Paşa'ya da:
"Nurettin Paşa atanacak olursa, komutayı bırakmayarak eskisi
gibi ulus ve yurt görevinizi sürdürmeniz gerekmektedir. Şu halde, bu
konuda yapılacak bildirimlerden zamanında bize bilgi veriniz."
diye buyruk verdim.
Harbiye
Nazırı Cemal Paşa Dediklerim Yapılmazsa Çekilirim ve
Meclisi Mebusan'ın Açılması Gerçekleşmeyecek Bir Düş
Olur, Diyor
Cemal Paşa, Ocak ayı başlarında, o sırada Harbiye Nazırlığı
Başyaveri olan Salih Bey'i (Sekizinci Kolordu Komutanı Salih Paşa'dır)
Cemal Paşa'nın iki mektubu, bu mektuplara ekli olarak, İtilaf
Devletleri olağanüstü temsilcilerinin verdikleri 24 Aralık 1919 günlü
ortak bir nota ve bu notaya hükümetin verdiği yanıt örneği ile
Ankara'ya gönderdi.
Cemal Paşa bu
mektuplarında da, komuta değişikliği ve yapılacak düzenlemeler
konusundaki ilkesinden ve komutanlığa atadığı Ahmet
Fevzi ve Nurettin
Paşaların görev yerlerine gitmelerini sağlamak
zorunluğundan söz ediyor ve özellikle: "Ordunun önemli komuta görevlerinde,
son ulusal harakete açıkça katılmış kişilerin doğrudan
doğruya ve resmi olarak bulunmaları, dışarıya ve özellikle
yabancılara, orduda siyasanın hüküm sürdüğü görünümünü
verir ve bu da her halde kötü etki yapar, Nazırlık da eylemli olarak
bu etkilerin baskısı altındadır." diyordu ve görevinden
çekileceğini gene bildiriyordu. Hem bu kez, şu duruma göre artık
Meclisi Mebusan'ın toplanmasının gerçekleşmez bir düş
olacağını haber veriyordu. (belge: 216)
Baylar, bu konuda
Cemal Paşa'ya verdiğim yanıtları şöylece özetleyebilirim: "Düşüncelerimizin
yerinde olduğu yolundaki inancımızı yeniden bildiririz.
Ferit Paşa'nın kötülüklerinin sonucu olan Aydın Cephesinin ve
bölgesinin ve oralardaki Kuvayi Milliye'nin şimdiki durumunu ve geleceğini,
pek çok ilgiyle dikkate alıyoruz. Gelecek için umut verici bir durumun sağlanmasını
düşünüyoruz.
Ali Fuat Paşa'nın,
devlet gözünde olsun, kamunun gözünde olsun, her türlü kötülemeden uzak
bulunduğu kanısının unutulmaması ana koşuldur.
Ulusal eylemler sırasında, her nasıl olursa olsun, ileri atılmış
olanların görevlerinin ve durumlarının değiştirilmesi,
özverilerinin suç sayıldığı yolunda yorumlanır. Bu,
bizim değişmez zorunlu görüşümüze göre, hiç de uygun sayılamaz.
Hükümetin olabilir
saydığı siyasal sakıncaları ortadan kaldırmak için
gerekli herşey yapılmıştır.
Ahmet Fevzi Paşa,
bizimle işbirliği yapacak yeterlikte değildir. Ahmet Fevzi Paşa'nın
özel görevle gezip dolaşırken söylediği mantıksız sözlerini
bildirmiştik. "Bunu ummam" diye buyurmuştunuz. Ahmet Fevzi
Paşa, arkadaşlara yazdığı özel bir şifrede:
"Ordu, bugünkü başıbozuk durumunda kaldıkça ülke için yüzde
yüz yıkım olacaktır " diyor. Bu adam, ordunun ulusal örgüte
yardımcı olma durumunu başı bozukluk sayıyor. Oysa,
bilmek gerekir ki ordu, ulusal örgütün kadrosu dışında değildir;
belki onun ruhu ve temelidir.
Ahmet Fevzi Paşa'nın
Gönen'de ilk olarak yaptığı iş, Anzavur olayından
dolayı bin güçlükle ele geçirilen cana kıyıcıların
salıverilmelerini istemek olmuştur. Bizimle görüşmeden atadığınız
iki kişinin kabul edilmeyeceği yolundaki zorunlu ve haklı düşüncelerimiz
üzerine, ortaya bir onur sorunu çıkarmayınız. Bu, yurda ve
ulusa bağlılıkla bağdaştırılamaz.
Görevinizden çekilirseniz
Meclisi Mebusan'ın toplanmasının gerçekleşmez bir düş
olacağı yolundaki sözlerinizden, Sadrazamla birlikte bütün hükümetin
meşrutiyetle yönetime karşı olduğu anlaşılmaktadır.
Pek önemli olan bu noktanın tam olarak açıklanması rica
olunur." (belge: 217)
İtilaf
Devletleri Olağanüstü Temsilcilerinin Ali Rıza Paşa Hükümetine
Verdikleri Ortak Nota
Baylar, şimdi de
Başyaver Salih Bey eliyle gönderildiğini bildirdiğim, İtilâf Devletleri olağanüstü temsilcilerinin
Ali Rıza Paşa Hükümetine
verdikleri ortak notadan biraz söz edeyim:
Fransa, Büyük
Britanya ve İtalya olağanüstü komiserleri; Karadeniz Ordusu Başkomutanı
Sir Corç Miln ile Osmanlı Harbiye Nazırı arasında yapılan
birtakım yazışmalara Osmanlı Hükümetinin dikkatini çektikten
sonra: "Bu yazışmalardan açıkça anlaşılıyor
ki Harbiye Nazırı Cemal
Paşa, Karadeniz Ordusu Başkomutanının, Paris'teki Yüksek
Kurul kararlarına verdiği yönergeyi uygulayacak yerde, yüksek görevinin
gerektirdiği sorumluluktan kaçınarak, kabul edilemeyecek birtakım
özürler ve nedenler ileri sürmüştür.
Olağanüstü
komiserler, Harbiye Nazırının bu davranışından doğacak
kötü sonuçlar üzerine Osmanlı Hükümetinin dikkatini çekmekle
birlikte, Karadeniz Ordusu Başkomutanının bildirdiği
Konferans kararlarını uygulamak için ne gibi önlemler almayı düşündüğünü
öğrenmek isterler.
Olağanüstü
komiserler, olayı öğrenen İtilâf Devletleri Yüksek Kurulunu
aydınlatmak üzere, Yüksek Kurul adına verilen buyrukları
Harbiye Nazırının yerine getirmemesi karşısında
Osmanlı Hükümetinin görüşlerini hemen bildirmesini ister"
diyorlar.
Baylar, Osmanlı
Hükümeti, bu notaya verdiği yanıtta: "İzmir'in nasıl
işgal edildiğini, Karma Komisyonun nasıl soruşturma yaptığını
ve soruşturmaya değin geçen zaman içinde, Yunan yırtıcılığı
karşısında halkın nasıl canını kurtarma ve
namusunu koruma kaygısına düştüğünü; hükümetle ordunun
her zaman Soruşturma Komisyonunun adaletine ve insafına güvendiğini;
yalnız, akan kanları geçici de olsa dindirmek için, Osmanlı
Harbiye Nazırlığının General Miln Cenaplarına 23 Ağustos
1919 günlü yazı ile öneride bulunmuş olduğunu bildiyor ve bu
önerinin, Yunan birlikleriyle Kuvayi Milliye arasına Osmanlı
birlikleri yerleştirmek olduğunu; bu önerinin kabul edilmediğini"
açıklıyor.
Sonra: "İşgal
bölgesinin Yunan birliklerinden başka, İtilâf Devletleri
birliklerinin işgali önerisiyle ilgili 20 ve 27 Ağustos 1919 günlü
iki yazıya ve bunların karşılıksız kaldığına"
işaret olunuyor.
Bundan sonra da:
"General Miln Cenaplarının, kendi çizdiği sınırı
gösterir yazılarının (3 Kasım 1919) Harbiye Nazırlığına
gönderilmesi noktasına değinilerek, Harbiye Nazırının,
böyle bir yazı hükümlerini uygulamaya tek başına yetkili
olmaması dolayısıyla, hükümete başvurduğundan ve hükümetçe
de komiserlere durumun bildirildiğinden" söz ediliyor.
Daha sonra, geçici sınır çizgisine değin Yunanlılarca
tümüyle işgaline engel olan kuvvetin, halk topluluğu olduğu
bildiriliyor. Hükümetin ve ordunun, halkın bu tutumunu önleyemediği
belirtilerek, işe bir çözüm yolu bulunması bir daha rica ediliyor
ve: "Gerek hükümeti ve gerek Harbiye Nazırlığını,
sözde Yüksek Kurul kararlarını uygulamıyor gibi bir suçlamadan
artık kurtarmaya iyilikseverlikle aracı olunması" yolundaki
yalvarmalara üstün saygılar da eklenerek, yanıt yazıya son
veriliyor. (belge: 218)
Saygıdeğer
baylar, şimdi de Cemal Paşa'nın mektuplarında dokunduğu
noktalara işaret edeceğim.
Harbiye Nazırı,
bize İtilâf Devletleri komiserlerinin notasını okuturken bir
yandan da, öteden beri yaptırmak ya da bizi yapmaktan alıkoymak
istediği noktaları bir daha bildiriyor ve pekiştiriyordu. Cemal
Paşa'nın, istediklerini bu kez ileri sürer ve önerirken, sözü geçen
notayı da okutarak bizim ruhsal ve içsel durumumuz üzerinde etki yapmayı
düşünmüş olduğunu kestirmek, bilmem doğru olur mu?
Cemal Paşa,
İtilâf Devletlerinin siyasal eğilimlerinden söz ettikten sonra:
"Hükümet, Wilson ilkelerine göre kabul edebileceği yenilikleri
yapmaya söz verir nitelikte bir bildiriyi yakında yayımlayacaktır.
Dahiliye Nazırını gücendirmemelidir; çünkü görevinden çekilir.
O çekilince bunalım olur. Meclis açıldığı zaman
Dahiliye ve Hariciye nazırları kesin olarak değiştirilecektir.
Düşmanlar, Meclisi açtırmamak istiyorlar. Dahası, Muhipler
Cemiyetinin Padişaha başvurarak bu Meclisin yasal olmadığını
bildirip dağıtılmasını isteyeceği haber alındı"
(belge: 219) diyor ve milletvekillerinin Ankara'ya gelmesi işinden söz
ediyor.
İtilaf
Devletlerinin Karadeniz Başkomutanı, Osmanlı Harbiye Nazırına
Doğrudan Doğruya Yönerge ve Buyruk Vermektedir
Şimdi baylar, bu üç
belgeyi göz önünde tutarak, hep birlikte, kısa bir yorumlama yapalım:
Komiserlerin notasından anlıyoruz
ki, İtilâf Devletlerinin Karadeniz Başkomutanı Mister Corç Miln,
Osmanlı Devleti'nin Harbiye Nazırına, Cemal Paşa'ya, doğrudan
doğruya kendi buyruğu altındaymış gibi yönerge ve
buyruklar vermektedir. Cemal Paşa, şimdiye dek bundan bize
söz açmadı.
Ve yine anlıyoruz
ki, Osmanlı Devletinin Harbiye Nazırı, aldığı yönerge ve buyrukları yerine
getirmemekten ve kabul edilemeyecek özürler ve nedenler ileri sürmüş
olmaktan ötürü suçlandırılıyor.
Harbiye Nazırının
aldığı buyrukların ne olduğunu kestiriyoruz ve niçin
yerine getirmemekte olduğunu da anlıyoruz. Çünkü Kuvayi Milliye
engel olmaktadır. Kuvayi Milliye, Harbiye Nazırının ve hükümetin,
Başkomutan Mister Miln'in buyruklarına ve yönergelerine uyarak verdiği
ya da vereceği buyruklara boyun eğmiyor. İşte komiserler
bunu, Paris'teki Yüksek Kurul adına kabul edilebilecek özür ve neden
saymıyorlar. Demek istiyorlar ki hükümetseniz, Harbiye Nazırı
iseniz; ülkeye, ulusa, orduya egemen olmalısınız. Egemen iseniz
özürler ve nedenler kabul edilemez.
Baylar,
Ali Rıza Paşa Hükümeti,
2 Ekim 1919'da iş başına geldi. Ondan önce Ferit
Paşa Hükümeti vardı. Buna göre, Kuvayi
Milliye ile Yunan birlikleri arasında Osmanlı birlikleri yerleştirilmesiyle
ilgili, 23 Ağustos 1919 günlü öneriyi yapan Ferit Paşa Hükümetidir.
İşgal bölgesinin yalnız İtilâf birliklerince işgaliyle
ilgili 20 ve 27 Ağustos 1919 günlü önerileri yapan da Ferit Paşa Hükümetidir.
Ali Rıza Paşa
Hükümeti daha bir öneri ortaya atmış değildir. Ama tersine, Başkomutan
Miln, 3 Kasım 1919 günü işgal bölgesinin sınırını
belirtiyor ve bu sınıra değin Yunanlıların işgalinin
sağlanmasını Harbiye Nazırı Cemal Paşa'ya
buyuruyor. İşte Cemal Paşa'nın yerine getiremediği
buyruk bu olur. Teşekkür olunur ki gerek kendisi ve gerek üyesi bulunduğu
hükümet, iş başına geldiklerinden çok çok bir ay sonra,
Kuvayi Milliye karşısında güçsüz olduklarını, yabancı
komiserlere söyleyebilmişlerdir.
Baylar, bu
belgelerden anlaşılması gereken en önemli ve en anlamlı
nokta, bence, hükümetin ortak notaya verdiği yanıtta, komiserlerin
ileri sürdükleri noktalara büyük bir alçak gönüllükle ve büyük bir
incelikle karşılık verilirken bir yön üzerinde hiç durulmamış
olmasıdır. O da baylar, Mister Corç Miln'in, doğrudan doğruya
Osmanlı Devletinin Harbiye Nazırına buyruk ve yönerge vermekte
olmasıdır. Bu durum, ne ulusun örgüte karşı her şeyi
onur sorunu yapan Harbiye Nazırının, ne de Osmanlı
Devletinin bağımsızlığını sağlamak
sorumluluğunu yüklenmiş olan hükümetin onuruna saygınlığına
dokunmuyor. Bu durumun, kendilerinin onurunu ve devletin bağımsızlığını
çoktan zedelemiş olduğunu anlamak istemiyorlar. Hiç olmazsa protesto
etmiyorlar. Hiç olmazsa: "Bağımsızlığı
ortadan kaldıran bu sataşmaya ve saldırıya araç olamayız!"
diye bağırmayı göze alamıyorlar... Göze alamıyorlar
baylar, çünkü korkuyorlar. Nitekim korktukları başlarına
geldi. Bunu yakında göreceğiz. Korkmamak için, insanlık onuruna
ve ulusal onura saldırılamayacak bir çevrede ve koşullar içinde
bulunmak gerekir. Buna önem vermeyenlerin, aslında bir insan için, bir
ulus için saldırılamaz olarak kalması en büyük namus ülküsü
olan kutsal kavramlar üzerinde, çoktan saygısız ve duygusuz oldukları
yargısına varmakta yanlışlık yoktur.
Adalet
Dilenmekle ve Acınmakla, Devlet İşleri Görülemez
Adalet
dilenmekle ve başkalarını kendine acındırmakla ulus işleri,
devlet işleri görülemez; ulusun ve devletin onuru ve bağımsızlığı
güven altına alınamaz.
Adalet
dilenmek ve acındırmak gibi bir ilke yoktur. Türk ulusu, Türkiye'nin
yarınki çocukları, bunu bir an uslarından çıkarmamalıdırlar.
Baylar,
Cemal Paşa'ya, komuta değişikliğiyle ilgili noktalarda verdiğimiz
yanıtı bilginize sunmuştum. İzin verirseniz, o yanıtın
başlangıcını oluşturan konular üzerindeki düşüncelerimizi
de özetleyeyim.
Temel noktalar üzerindeki görüşlerimiz ş