NUTUK
Sakarya Zaferi, İç ve Dış Olaylar
Sakarya
Meydan Savaşı
Saygıdeğer baylar,
olayları Sakarya Meydan Savaşına değindirmek istiyorum. Ama
bunun için, izin verirseniz, ufak bir başlangıç yapacağım.
İkinci İnönü Savaşından sonra, üç ay kadar bir zaman geçti.
Ondan sonra, 10 Temmuz 1921 gününde, Yunan ordusu yeniden cephemize karşı,
genel saldırıya geçti. Bu saldırıdan önceki günlerde iki
yanın durumu şöyle idi:
Bizim ordumuz başlıca,
Eskişehir'de ve Eskişehir kuzeybatısındaki İnönü
dayangalarında ve Kütahya-Altıntaş dolaylarında yoğunlaştırılmıştı.
Afyonkarahisar yöresinde iki tümenimiz vardı. Geyve'de ve Menderes bölgesinde
ise birer tümenimiz bulunuyordu.
Yunan ordusu da, Bursa'da bir ve
Uşak doğusunda iki kolordusunu toplu bulunduruyordu. Menderes'te de
bir tümeni vardı.
Yunanlıların bu saldırısı
üzerine yapılan ve Kütahya-Eskişehir Savaşları adıyla
anılan bir sıra savaşlar vardır. On beş gün sürmüştür.
Ordumuz, 25 Temmuz 1921 akşamı büyük kısmıyla Sakarya doğusuna
çekilmişti. Ordumuzun çekilmesini zorunlu kılan nedenlerin
dayanaklarını belirteyim:
İkinci İnönü Savaşından
sonra genel seferberlik yapmış olan Yunan ordusu, insan, tüfek,
makineli tüfek ve top sayısı bakımından bizim ordumuzdan önemli
derecede üstündü. Temmuzda Yunan ordusu saldırıya başladığı
zaman ulusal hükümetin ve savaşımın gelişimi, bizim daha
genel seferberlik yapmamıza ve böylece ulusun bütün kaynaklarını
ve araçlarını, başka hiçbir şey düşünmeksizin, düşman
karşısında toplamaya uygun ve elverişli görülmemişti.
İki ordu arasındaki kuvvet, araç ve koşullar oransızlığının
elle tutulur başlıca nedeni budur. Bunun sonucu olarak tümenlerimizin
özellikle taşıtlarını daha sağlayıp tamamlayamadığımızdan,
bunların hareket güçleri yoktu. Yunan ulusunun bütün gücüyle yaptığı
bu saldırı karşısında bizim askerlik yönünden temel
ödevimiz, ulusal savaşımın başından beri izlediğimiz
ödevdi ki; o da: "Her Yunan saldırısı karşısında
kaldıkça bu saldırıyı, direnerek ve uygun hareketler
yaparak durdurmak ve boşa çıkartmak, yeni orduyu kurmak için zaman
kazanmak" diye özetlenebilir. Son düşman saldırısı
karşısında da bu temel ödevi gözden uzak tutmamak gerekliydi.
Bu düşünce ile 18 Temmuz 1921 günü İsmet
Paşa'nın Eskişehir güneybatısında,
Karacahisar'da bulunan karargahına giderek durumu yakından
inceledikten sonra, İsmet Paşa'ya genel olarak şu yönergeyi
vermiştim: "Orduyu, Eskişehir kuzey ve güneyinde topladıktan
sonra düşman ordusuyla araya büyük aralık bırakmak gerekir ki,
orduyu derleyip toparlayıp güçlendirebilelim. Bunun için Sakarya doğusuna
değin çekilebilirsiniz. Düşman hiç durmadan ilerlerse hareket üssünden
uzaklaşacak ve yeniden destek örgütleri (menzil hatları -lojistik)
kurmak zorunda kalacak; her halde ummadığı birçok zorluklarla
karşılaşacaktır. Buna karşılık, bizim ordumuz
toplu bulunacak ve daha elverişli koşullar içinde olacaktır. Bu
yolda hareketlerimizin en büyük sakıncası, Eskişehir gibi önemli
yerlerimizi ve birçok topraklarımızı düşmana bırakmaktan
dolayı kamuoyunda doğabilecek manevi sarsıntıdır. Ama
az zamanda, elde edebileceğimiz başarılı sonuçlarla bu sakıncalar
kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Askerliğin; gereğini
duraksamadan uygulayalım. Başka türden sakıncalara karşı
koyarız."
Ordunun
Başına Geçmemi İsteyenler
Baylar, gerçekten düşündüğüm
manevi sakıncalar hemen görüldü. İlk duyarlıklar Meclis'te
belirdi. Özellikle karşıcıllar karamsarlık dolu söylevlerle
yaygaraya başladılar: "Ordu nereye gidiyor, ulus nereye götürülüyor?
Bu gidişin elbette bir sorumlusu vardır, o nerededir? Onu göremiyoruz!
Bugünkü acıklı ve korkunç durumun gerçek etmenini ordunun başında
görmek isterdik..." diyorlardı.
Bu anlamda söz söyleyen
kişilerin anıştırmak (ima etmek) ve anlatmak
istediklerinin ben olduğum kuşku götürmezdi.
En sonu, Mersin
Milletvekili Salâhattin Bey, kürsüden benim adımı söyleyerek:
"Ordunun başına geçsin!" dedi. Bu öneriye katılanlar
çoğaldı. Buna karşı olanlar da vardı.
Baylar, bu görüş
ayrılıklarının nedenleri üzerinde biraz açıklamada
bulunmak uygun olur. Bir kez,
benim
eylemli olarak ordunun başına geçmemi önerenlerin düşünce ve
amaçlarını
ikiye ayırabiliriz. Benim ve benimle birlikte birçoklarının
o zaman anladığımıza göre, birtakım kişiler, artık
ordunun büsbütün yenildiği, durumun düzeltilemeyeceği, kısaca
amacın, güttüğümüz ulusal amacın yitip gittiği yargısına
varmışlardı. Bu nedenle duydukları öfke ve sertliği
benim üzerimde yatıştırmak istiyorlardı. Ìstiyorlardı
ki, kendi sanılarına göre bozulmuş ve bozgunu sürecek olan
ordunun başında benim de kişiliğim bozguna uğrasın!
Başka birtakım kişiler de, diyebilirim ki çoğunluk, bana
olan güven ve inanlarından ötürü, eylemli olarak ordunun başına
geçmemi yürekten diliyorlardı.
Şimdilik,
eylemli olarak komutanlığı üstüme almamı sakıncalı
görenlerin de düşüncesi şuydu:
Ordunun, bundan
sonraki herhangi bir savaşta başarı kazanamayıp yeniden geri
çekilmesi beklenmedik bir şey değildir. Bu durumlarda ben eylemli
olarak ordunun başında bulunursam, genel inanışa göre, son
umudun da yitirilmiş olduğu gibi bir anlayış doğabilir.
Oysa, daha genel durum, son önlem ve son çareye başvurulmasını
ve son kuvvetlerin gözden çıkarılmasını gerektirecek
nitelikte değildir. Bundan dolayı, kamuoyunda son umudun kalabilmesi için
benim doğrudan doğruya savaşı yönetmem zamanı gelmemiştir.
Başkomutanlığı
Kabul Ediyorum
Ben,
konuşmalar ve tartışmalarla beliren bu görüşleri, gereği
kadar inceleyip irdeliyordum. Son görüşü savunanlar, mantığa
dayanan sağlam nedenler ileri sürüyorlardı. Komutayı ele almamı
yürekten önerenlerde yapmacık isteklerde bulunanların yaygaraları,
derin ve kaygı verici etkiler yapmaya başladı. Benim eylemli
olarak komutayı ele almam, bütün Mecliste son çare ve son önlem olarak
görüldü. Meclis'in bu görüşü, çarçabuk Meclis dışında
da yayıldı. Benim ses çıkarmayışım, komutayı
eylemli olarak ele almaya can atmayışım, sanki yıkımın
kesin ve yakın olduğu düşünce ve görüşünü genelleştirdi.
Bunu anlar anlamaz hemen kürsüye çıktım.
Baylar,
bu anlattığım durum 4 Ağustos 1921 günü bir gizli oturumda
belirmişti. Üyelerin bana karşı gösterdikleri yakınlık
ve güvene teşekkür ettikten sonra başkanlık katına şöyle
bir önerge verdim:
Türkiye
Büyük Millet Meclisi Yüksek Başkanlığına,
Meclis sayın üyelerinin
genel olarak beliren istek ve dilekleri üzerine Başkomutanlığı
kabul ediyorum. Bu görevi; kendi üzerime almaktan doğacak yararların
çarçabuk elde edilebilmesi, ordunun maddi ve manevi gücünün en kısa
zamanda artırılıp pekiştirilmesi ve yönetiminin bir kat
daha sağlamlaştırılması için Türkiye Büyük Millet
Meclisinin yetkilerini eylemli olarak kullanmak koşuluyla üzerime alıyorum.
Yaşadığım sürece, ulusal egemenliğe en gerçek bir
hizmet edici olduğumu, ulusa bir kez daha göstermek için, bu yetkinin
üç ay gibi kısa bir süre ile sınırlandırılmasını
ayrıca dilerim.
4 Ağustos 1921
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı
Mustafa Kemal
Başkomutanlığıma
Karşı Davranışlar
Baylar,
bu önergem, doğruluktan yanaymış gibi görünerek öneride
bulunanların gizli düşüncelerini açığa vurmalarına
yol açtı. Hemen karşı çıkışlar başladı.
"Bir kez, Başkomutanlık sanını veremeyiz. O, Büyük
Millet Meclisi'nin manevi kişiliğindedir. Başkomutan vekili,
denilmelidir." dediler.
İkinci
olarak da: "Meclis'in yetkisini kullanmak gibi bir ayrıcalığın
verilmesi, hiçbir zaman söz konusu olamaz." düşüncesini ileri sürdüler.
Ben,
padişah ve halifelerce verilegelmiş eski bir sanı takınamayacağımı;
yapacağım görev eylemli olarak başkomutanlık iken bu sanı
olduğu gibi vermekten kaçınmanın yersizliğini ileri sürerek
görüşümde direndim. Durum, Meclis'in anladığı ve belirttiği
gibi, olağanüstü olduğuna göre, benim alacağım kararların
ve yürütümlerimin de olağanüstü olması gerekeceği kuşku
götürmezdi. Düşünce ve kararlarımı çabuk ve şiddetli
olarak yürütmek ve uygulamak zorunluğu vardı. Bakanlar Kurulundan,
Meclis'ten izin istemekle doğacak gecikmelere durum elverişli
olmayabilirdi. Bütün ülkeye ve ülkenin bütün kaynaklarına yaygın
olması gereken buyruklarım ve bildirimlerim için, her işin bakanından
ya da Bakanlar Kurulundan oy ve izin almak benim yapacağım Başkomutanlıktan
umulan yararları sağlayamazdı. Onun için, sınırsız
ve koşulsuz olarak buyruk verebilmeliydim. Bunun için de, Büyük Millet
Meclisinin yetkisi benim kişiliğimde belirmeliydi. Bunu, başarı
için, zorunlu görüyordum. Onun için bu noktada direndim.
Salâhattin
Bey ve Hulûsi Bey gibi birtakım milletvekilleri Meclis'in, yetkisini bir
kişiye vermekle işlemez hale geleceğini, ulustan aldığı
vekilliği başkasına verme yetkisi bulunmadığını,
aslına bakılırsa orduya komutanlık edecek kişiye Meclis
yetkisinin verilmesinin söz konusu olamayacağını ve bunun
gerekli olmadığını söylediler. Meclisin yetkisini
kullanabilecek bir kişiye milletvekillerinin kişisel olarak belki güvenemeyeceklerini
söyleyenler de oldu.
Ben,
bu düşüncelerin hiçbirine karşı olmadım; hepsini doğru
bulduğumu söyledim. Meclis'in bu noktayı çok dikkatle ve önemle
inceleyip irdelemesini söyledim. Yalnız, kendi başından
korkanların kaygılarına yer olmadığını
belirttim. 4 Ağustosta bu konuda bir karara varılamadı. Görüşme,
5 Ağustos 1921 günü de sürdü. O gün, kimi milletvekillerinin
duraksamalarının iki noktada toplandığı anlaşıldı.
Birincisi, Meclis varlığının herhangi bir biçim ve yolla iş
göremez duruma getirilmesi; ikincisi de üyelerden herhangi biri için keyfe göre,
yasa dışı işlem yapılması idi.
Bu
kuşku ve duraksamaları giderecek açıklamada bulunduktan sonra
yapılacak yasaya da bunlarla ilgili bağlayıcı hükümler
konulmasının uygun olduğunu söyledim ve vermiş olduğum
önergeyi buna uygun maddeler haline getirerek, bir tasarı olmak üzere
Meclis'e sundum. İşte bu tasarının maddeleri üzerinde yapılan
görüşmeler sonunda, bana Başkomutanlık verilmesiyle ilgili olan
5 Ağustos 1921 günlü yasa çıktı. Bu yasanın ikinci
maddesine göre bana verilmiş olan yetki şuydu:
Başkomutan,
ordunun maddi ve manevi gücünü büyük ölçüde artırmak ve yönetimini
bir kat daha sağlamlaştırmak için Türkiye Büyük Millet
Meclisi'nin bununla ilgili yetkisini Meclis adına eylemli olarak
kullanabilir.
Bu
maddeye göre benim vereceğim buyruklar yasa olacaktı.
Baylar, bu onurlamadan (teveccühten) dolayı:
"Meclisin bana gösterdiği inan ve güvene yaraşır olduğumu
az zamanda göstermeyi başaracağım." dedikten sonra
Meclis'ten bazı dileklerde bulundum. Örneğin: Milli Savunma Bakanlığı
ve Genelkurmay Başkanlığı görevlerini yapmakta olan
Fevzi
Paşa
Hazretlerinin yalnız Genelkurmayın işleriyle uğraşabilmesi
için, İçişleri Bakanlığında bulunan Refet
Paşa'nın
Milli Savunma Bakanlığına getirilmesi ve yerine bir başkasının
seçilmesi ...
Özellikle Meclis'in ve Bakanlar Kurulunun, içeriye ve dışarıya
karşı
durulgun (sakin) ve çok güçlü bir durum ve görünüşte
kalmasının önemli olduğunu ve ufak tefek nedenlerle Bakanlar
Kurulunu sarsmanın uygun olmadığını belirttim, Yasa önerisi,
o gün açık oturumda okundu. İvedilikle görüşüldü ve
milletvekillerinin adları birer birer okunarak oya sunuldu. Oybirliğiyle
kabul edildi.
Bunun üzerine verdiğim kısa bir söylevin bir iki cümlesini
yinelememe izin vermenizi rica ederim. O cümleler şunlardı:
Baylar, zavallı
ulusumuzu tutsak etmek isteyen düşmanları ne olursa olsun yeneceğimize
olan iman ve güvenim, bir dakika olsun sarsılmamıştır. Bu
dakikada, bu tam inancımı yüksek kurulunuza karşı, bütün
ulusa karşı ve bütün dünyaya karşı ilan ederim.
Başkomutanlığı
Eylemli Olarak Üstüme Aldım
Saygıdeğer baylar, Başkomutanlığı
eylemli olarak üzerime aldıktan sonra birkaç gün Ankara'da çalıştım.
Genelkurmay Başkanlığı
ve Milli Savunma Bakanlığının tümü ile Başkomutanlık
Karargâhını kurdum. Bu iki makamın ortak çalışmalarını
Başkomutanlık katında birleştirip dengelemek için ve bundan
başka, orduyu ilgilendiren işlerle öbür bakanlıkların Başkomutanlıkla
çözmek zorunda oldukları işlerin yürütülmesi için de yanımda
küçük bir yazı işleri örgütü kurdum.
Ankara'da yalnız,
ordunun insan ve taşıt bakımından gücünün artırılması,
yiyeceğinin ve giyeceğinin sağlanıp yoluna konulması
ile ilgili önlemleri almak ve düzenlemeleri yapmakla uğraştım.
Ulusal
Vergi Buyrukları
Bu sözünü
ettiğim şeyleri sağlamak için iki gün içinde, 7 ve 8 Ağustos
1921 günlerinde, "Ulusal
Vergi Buyruğu (Tekâlifi Milliye
Emri)" adı altında yaptığım
genel bildirimlerin her birinden kısaca bilgi vereyim. Bir savaşın
kazanılması için ne denli küçük şeylerin bile dikkate alınması
gerektiğini anlatabilmek için bunları bilginize sunulmaya değer
görürüm:
1 sayılı buyruğumla, her ilçede birer "Ulusal
Vergi Kurulu (Tekâlifi Milliye Komisyonu)" kurdum. Bu kurulların çalışmalarıyla
elde edileceklerin ordunun çeşitli bölümlerine dağıtımını
düzenledim.
2 sayılı buyruğuma göre yurtta her ev, birer kat çamaşır,
birer çift çorap ve çarık hazırlayıp Ulusal Vergi Kuruluna
verecekti.
3 sayılı buyruğumla tüccar ve
halk
elinde bulunan çamaşırlık bez, kaput bezi, patiska, pamuk, yıkanmış
ve yıkanmamış yün ve tiftik, erkek elbisesi dikmeye elverişli
her türlü kışlık ve yazlık kumaş, kalın bez, kösele,
vaketa, taban astarlığı, sarı ve siyah meşin, sahtiyan,
dikilmiş ve dikilmemiş çarık, potin, demir kundura çivisi, tel
çivi, kundura ve saraç ipliği, nallık demir ve yapılmış
nal, mıh, yem torbası, yular, belleme, kolan, kaşağı,
gebre, semer ve urganlardan yüzde kırkına, parası sonra ödemek
üzere el koydum.
4
sayılı buyruğumla eldeki buğday, saman, un,
arpa, fasulye, bulgur, nohut, mercimek, kasaplık hayvanlar, şeker,
gaz, pirinç, sabun, yağ, tuz, zeytinyağı, çay ve mum yığımlarının
da yine yüzde kırkına, parası sonra ödenmek üzere el koydum.
5 sayılı buyruğumla
ordu
için alınan taşıtlardan başka geriye kalanlarının
da ayda bir kez ve parasız olarak yüz kilometrelik bir uzaklığa
dek askeri ulaştırma işlerinde çalıştırılmasını
zorunlu kıldım.
6 sayılı buyruğumla ordunun yedirilip giydirilmesine
yarayan bütün iyesiz mallara (emvali metruke) el koydum.
7
sayılı buyruğumla halkın elinde bulunan
savaşa elverişli bütün silah ve cephanenin
üç gün içinde verilmesini istedim.
8
sayılı buyruğumla benzin, vakum, gres yağı,
makine yağı, donyağı, saatçı ve taban yağları,
vazelin, otomobil ve kamyon lastiği, lastik yapıştırıcı,
buji, soğuk tutkal, Fransız tutkalı, telefon makinesi, kablo,
pil, çıplak tel, yalıtkan ve bunlara benzer gereçlerin ve zaçyağının,yüzde
kırkına el koydum.
9
sayılı buyruğumla demirci, marangoz, dökümcü,
tesviyeci, saraç ve arabacılarla bunların işliklerinin iş
çıkarma güçlerinin; kasatura, kılıç, mızrak, eyer
yapabilecek ustaların adlarıyla sayılarının ve durumlarının
saptanmasını sağladım.
10
sayılı buyruğumla halkın
elinde bulunan dört tekerlekli yaylı araba, dört tekerlekli at ve öküz
arabaları ile kağnı arabalarının bütün donatımı
ve hayvanları ile birlikte; binek ve top çeker hayvanlar, katırlar, yük
hayvanlarının, deve ve eşeklerin yüzde yirmisine el koydurdum.
Baylar, buyruklarımın ve bildirimlerimin yerine
getirilmesi için kurduğum İstiklal Mahkemelerini Kastamonu, Samsun,
Konya, Eskişehir bölgelerine gönderdim. Ankara'da da bir mahkeme
bulundurdum.
Cephe
Karargahına Gidiş
Ondan sonra baylar, 12 Ağustos 1921 günü, Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa Hazretleriyle birlikte Polatlı'da cephe karargâhına gittim.
Düşman ordusunun cephemize doğru ilerleyerek sol kanadımızdan kuşatacağı yargısına varmıştık. Bu görüşe dayanarak hiç çekinmeden gerekli önlemleri aldırdım ve düzenlemeleri yaptırdım. Olaylar görüşümüzün yerinde olduğunu gösterdi. Düşman ordusu, 23 Ağustos 1921 günü gerçekten cephemize doğru ilerlemeye ve saldırıya başladı. Birçok kanlı ve bunalımlı evreler ve dalgalar oldu, Düşman ordusunun üstün grupları, savunma hattımızın birçok parçalarını kırdılar. Böylece ilerleyen düşman gruplarının karşısına kuvvetlerimizi yetiştirdik.
Meydan savaşı
100 kilometrelik bir cephe üzerinde oluyordu.
Sol kanadımız Ankara'nın elli kilometre güneyine değin çekilmişti.
Ordumuzun yönü batıya iken güneye döndü, arkası Ankara'ya iken
kuzeye verildi. Yön değiştirilmiş oldu. Bunda hiç sakınca
görmedik. Savunma hatlarımız yer yer kırılıyordu. Ama,
kırılan yerin hemen en yakınında çarçabuk yeni bir savunma
hattı kurduruluyordu. Savunma hattına çok umut bağlamak ve onun
kırılmasıyla ordunun büyüklüğü oranında çok
gerilere çekilmek kuramını çürütmek için yurt savunmasını
başka türlü anlatmayı ve bu anlatımda direnmeyi ve üstelemeyi yararlı ve etkin buldum.
Savunma
Hattı Yoktur Savunma Alanı Vardır
Dedim ki:
Savunma hattı yoktur. Savunma alanı vardır. O alan bütün
yurttur. Yurdun her karış toprağı, yurttaşın kanıyla
ıslanmadıkça düşmana bırakılamaz. Onun için, küçük
büyük her birlik bulunduğu dayangadan atılabilir; ama küçük büyük
her birlik ilk durabildiği noktada yeniden düşmana karşı
cephe kurup savaşı sürdürür. Yanındaki birliğin çekilmek
zorunda kaldığını gören birlikler ona uyamaz. Bulunduğu
dayangada sonuna dek dayanmak ve direnmekle yükümlüdür.
İşte
ordumuzun her bireyi, bu kurala göre her adımda en büyük özveriyi
gösterip düşmanın üstün kuvvetlerini yıpratarak ve yok ederek
sonunda onu, saldırıyı sürdürme gücünden ve yeteneğinden
yoksun bir duruma getirdi.
Savaş durumunun bu evresini
sezinler sezinlemez
hemen, özellikle sağ kanadımızla, Sakarya ırmağı
doğusunda düşman ordusunun sol kanadına ve daha sonra cephenin
önemli yerlerinde karşı saldırıya geçtik.
Yunan ordusu yenildi ve geri çekilmek zorunda kaldı. 13 Eylül 1921 günü
Sakarya ırmağının doğusunda düşman ordusundan hiçbir
iz kalmadı. Böylece 23 Ağustos gününden 13 Eylül gününe değin,
bugünler de içinde olmak üzere, yirmi iki gün yirmi iki gece aralıksız
süren Büyük ve Kanlı Sakarya Savaşı (Sakarya meydan kûbrası)
yeni Türk Devletinin tarihine, dünya tarihinde pek az olan, büyük bir meydan
savaşı
örneği yazdı.
Saygıdeğer baylar, Başkomutanlık görevini
eylemli olarak üzerime aldığım zaman Meclise ve ulusa kesinlikle
başarıya ulaşacağımız yolundaki kesin inancımı
bildirmekle ve bu inancımı, bütün onurumu ve varlığımı
ortaya atarak pekiştirmekle ilk manevi görevimi yapmış olduğumu
sanırım. Ondan sonra, önemli maddi görevlerim de vardı.
Onlardan biri, savaş ve çarpışmalar karşısında
ulusa aldırmak zorunda olduğum durumdu.
Bütün
Türk Ulusunu, Düşüncesi ve Duygusuyla Eylemli Olarak Cephedeki Ordu
Kadar Savaşla İlgilendirmeliydim
Bilirsiniz ki, savaş ve çarpışma
demek, iki ulusun; yalnız iki ordunun değil, iki ulusun bütün varlıklarıyla
bütün mallarıyla, bütün maddi ve manevi güçleriyle karşılaşması
ve birbiriyle vuruşması demektir. Bunun için, bütün Türk ulusunu, cephedeki
ordu kadar, düşüncesi ve
duygusuyla ve eylemli olarak savaşla ilgilendirmeliydim. Ulus bireyleri,
yalnız düşman karşısında olanlar değil, köyde,
evinde, tarlasında bulunan herkes, silahla vuruşan savaşçı
gibi kendini görevli bilerek, bütün varlığını savaşa
verecekti. Bütün maddi ve manevi varlığını yurt savunmasına
vermekte ağır davranan ve titizlik göstermeyen uluslar, savaşı
ve çarpışmayı gerçekten göze almış ve başarabileceklerine
inanmış sayılamazlar.
Gelecekteki savaşların
biricik başarı koşulu da en çok bu söylediklerimin kapsamı
içindedir. Avrupa'nın askerlikçe ileri büyük ulusları daha şimdiden
bu tutumu yasalaştırmaya başlamışlardır. Biz, Başkomutan
olduğumuz zaman, Meclisten bir yurt savunma yasası istemedik. Ama
Meclisten aldığımız yetkiye dayanarak verdiğimiz yasa
niteliğinde olan belirli buyruklarla bu amacı gerçekleştirmeye
çalıştık. Ulus, bundan sonra, bugüne dek edinilmiş olan
denemeleri de gözden geçirerek sevgili vatanı saldırılamaz
duruma getirecek nedenleri ve koşulları daha geniş, daha açık
ve daha kesin olarak saptar.
Fransa
Hükümeti İle Yapılan Görüşmeler ve Ankara Anlaşması
Baylar,
Sakarya utkusundan sonra, Batı ile yaptığımız olumlu ve
verimli değinme ve ilişkilerimizi Ankara
Anlaşması oluşturur. Bu
Anlaşma, Ankara'da, 20 Ekim 1921'de imza edilmiştir. Bu konuda özet
olarak bir bilgi vermek için kısa bir açıklama yapayım.
Bekir Sami Bey başkanlığındaki delegeler
kurulunun gittiği Londra Konferansı'ndan sonra Yunanlıların
yaptıkları saldırı, bildiğiniz gibi kırılmış
ve İkinci İnönü utkusu kazanılmıştı. Bir zaman için,
askeri durumda duraklama oldu. Rusya ile Moskova Antlaşması imzalanmış ve doğudaki durumumuz
açıklığa kavuşmuştu. İtilaf Devletlerinden de
ulusal ilkelerimizi kabul edebileceklerle anlaşmanın yararlı
olacağı düşünülmekte idi. Özellikle Adana, Antep ve dolaylarını
yabancılar elinden kurtarmak bizce önemli görülmekte idi.
Çeşitli nedenlerden ötürü, Suriye'den başka, bu söylediğim
illerimizi almış olan Fransızların da bizimle anlaşmaya
eğilimli oldukları anlaşılmaktaydı. Gerçi, Bekir Sami
Bey'in Bay Briyan'la yaptığı ve ulusal hükümetimizce uygun görülmeyen
anlaşma kabul olunmamış idiyse de, ne Fransızlar ve ne biz
savaşı sürdürmeye istekli idik. Bu yüzden iki yan da birbiriyle ilişki
yolları aramaya başladık. Fransa Hükümeti, eski bakanlardan Bay
Franklen-Buyon'u
ilkin, özel olarak, Ankara'ya göndermişti. 9 Haziran 1921 günü
Ankara'ya gelen Bay Franklen-Buyon ile iki hafta kadar görüşmeler yaptım;
bu görüşmelerde Dışişleri Bakanı Yusuf
Kemal Bey'le Fevzi
Paşa
Hazretleri de bulundular.
Birbirimizi tanımakla geçen özel bir buluşmadan sonra,
13 Haziran 1921 pazartesi günü Ankara istasyonundaki özel konutumda yaptığımız
ilk toplantıda görüşmelerimize temel olacak noktayı belirtmek
gereğinden söz açarak konuşmaya başladık. Ben, bizim için
temel noktanın Misakı Milli'nin kapsamı olduğu ilkesini
ortaya koydum.
Bay Franklen-Buyon, ilkeler üzerinde tartışmanın güçlüğünü
ileri sürüp, Sevr Antlaşmasının bir olupbitti olarak ortada bulunduğunu
söyledikten sonra, Londra'da Bekir Sami Bey'le Bay Briyan'ın yaptıkları
anlaşmayı temel saymanın ve bu anlaşmadaki Misakı
Milli'ye aykırı noktalar üzerinde tartışmanın uygun
olacağını söyledi. Bu önerisinin de haklı olduğunu
pekiştirmek için Londra'ya giden delegelerimizin Misakı Milli'den söz
etmediklerini, Misakı Milli'nin ve ulusal eylemin değil Avrupa'da,
daha İstanbul'da bile değerlendirilmemiş olduğunu söyledi.
Ben, verdiğim yanıtlarda dedim ki: "Eski Osmanlı
İmparatorluğu'ndan yeni bir Türkiye devleti doğmuştur. Bunu
tanımak gerekir. Bu yeni Türkiye, her bağımsız ulus gibi
haklarını tanıtacaktır. Sevr Antlaşması, Türk
ulusu için öylesine uğursuz bir ölüm kararıdır ki onun bir
dost ağzından çıkmamasını isteriz. Bu görüşmelerimiz
sırasında da Sevr Antlaşması'nın adını anmak
istemem. Sevr Antlaşması'nı kafasından çıkarmayan
uluslarla güven ilkesine dayanan işlemlere girişemeyiz. Bizim bakımımızdan
böyle bir antlaşma yoktur. Londra'ya giden delegeler kurulumuzun başkanı
bundan söz etmemiş ise, verdiğimiz yönergeler ve yetkilere göre iş
görmemiş demektir. Yanlış iş görmüştür. Bu yanlışlık
yüzünden Avrupa ve özellikle Fransa kamuoyunda ters etkiler belirdiği görülüyor.
Bekir Sami Bey'in gittiği yoldan gidersek biz de onun gibi yanlış
iş yapmış oluruz. Avrupa'nın Misakı Milli'yi bilmemesi
düşünülemez. Avrupa, 'Misakı Milli' terimini öğrenmemiş olabilir; ama yıllardan
beri kan döktüğümüzü gören Avrupa ve bütün dünya, şu kanlı
çarpışmaların neden ileri geldiğini elbet düşünmektedir.
Misakı Milli ve ulusal eylemi İstanbul'un bilmediği yolundaki sözler
ise doğru değildir. İstanbul halkı, bütün Türk ulusu
gibi, ulusal eylemi bilmektedir ve ondan yanadır. Bilmiyor ve ona karşı
görünen kişi ve uyrukları azdır ve ulusça bilinmektedir."
Franklen-Buyon, Bekir Sami Bey'in yönerge ve yetki dışında
iş görmüş olduğu yolundaki sözlerim üzerine dediler ki:
"Bundan söz edebilir miyim?" Söylediklerimi istediği yerlere
bildirebileceğini ve anlatabileceğini söyledim. Bay Franklen-Buyon,
Bekir Sami Bey'le yapılan anlaşmadan ayrılmamak için özürler
ileri sürerken, Bekir Sami Bey'in bir Misakı Milli olduğundan ve onun
sınırı dışına çıkamayacağından söz
etmediğini, eğer söz etse idi o zaman ona göre görüşülüp
gereğince iş yapılabileceğini; ama şimdi işin güç
olduğunu yineledi ve: "Kamuoyu, bu Türkler, delegeleri aracılığıyla
bundan niçin söz etmemişler de şimdi yeni yeni sorunlar çıkarıyorlar?
diyeceklerdir." dedi.
Uzun görüşme ve tartışmalar sonunda Bay
Franklen-Buyon,
ilkin Misakı Milli'yi okuyup anladıktan sonra görüşmek üzere,
görüşmelerin geriye bırakılmasını önerdi. Ondan
sonra, Misakı Milli'nin maddeleri baştan sona değin birer birer
okunarak görüşüldü ve tartışıldı. Üzerinde en çok
durulan madde, yabancılara verilmiş kapitülasyonların kaldırılması,
tam bağımsızlığımızın tanınması
ile ilgili madde oldu. Bay Franklen-Buyon, bu sorunların incelemeye ve düşünülmeye
değer olduğunu söyledi. Ben buna yanıt verdim. Söylediklerimin
özeti şuydu: "Tam bağımsızlık, bizim bugün üzerimize aldığımız
görevin özüdür. Bu görev, bütün ulusa ve tarihe karşı yüklenilmiştir.
Bu görevi yüklenirken ne ölçüde yapılabileceği üzerinde hiç kuşkusuz,
çok düşündük. Ama sonunda edindiğimiz kanı ve inanç, bunda
başarı sağlayabileceğimiz yolundadır. Biz, işe böyle
başlamış kişileriz. Bizden öncekilerin yaptıkları
yanlış işler yüzünden ulusumuz, sözde varsayılan bağımsızlığında
(gerçekte) bağımlı bulunuyordu. Şimdiye değin Türkiye'yi
uygarlık dünyasında kötü gösteren neler düşünülebilirse
hep bu yanlışlıktan ve hep bu yanlışlığa
uymaktan doğuyor. Bu yanlışlığı sürdürmek,
kesinlikle ülkenin ve ulusun bütün onurundan ve bütün yaşama yeteneğinden
ayrılması ve uzaklaşması sonucunu doğurabilir. Biz, özsaygı
ve onuruyla yaşamak isteyen bir ulusuz. Bir yanlışlığı
sürdürmek yüzünden bu niteliklerden yoksun kalmaya katlanamayız.
Bilgin, bilgisiz, bütün ulus bireyleri, hepsi belki işin içindeki güçlükleri
iyice kavramaksızın, bugün yalnız bir nokta çevresinde toplanmış,
ama sonuna dek kanını akıtmaya karar vermiştir. O nokta, tam
bağımsızlığımızın sağlanması
ve sürdürülmesidir.
Tam bağımsızlık demek, elbette siyasa, maliye,
iktisat, adalet, askerlik, kültür... gibi her alanda tam bağımsızlık
ve tam özgürlük demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan
yoksunluk, ulusun ve ülkenin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından
yoksunluğu demektir.
Biz, bunu sağlamadan ve elde etmeden barışa ve
esenliğe erişeceğimiz kanısında değiliz. Görünüş
ve yöntem gereği barış yapabiliriz, anlaşma yapabiliriz;
ama tam bağımsızlığımızı sağlamayacak
olan bu gibi barışlar ve anlaşmalarla ulusumuz, hiçbir zaman yaşamına
ve esenliğe erişemeyecektir. Belki, maddi savaşımını
bırakarak yıkıma sürüklenmeye yol açmış olacaktır.
Eğer ulusumuz bunu kabul etseydi, bunu kabul edecek nitelikte bulunsa idi,
iki yıldan beri savaşmak hiç de gerekli değildi. Daha Ateşkes
Anlaşmasının ertesinde durulgun bir duruma geçilebilirdi."
Bay Franklen-Buyon, bu sözlerin karşısında, ciddi
ve içtenlikle birtakım şeyler söyledi. En sonu, bunun zaman sorunu
olduğu kanısında bulunduğunu açıkladı.
Baylar, Bay Franklen-Buyon ile önemli ve ikinci derecedeki
sorunlar üzerinde günlerce ve günlerce görüştük. Sonuç olarak, düşüncelerimizle,
duygularımızla ve tutumlarımızla birbirimizi anlayabildiğimizi
sanırım. Ama, Fransa Hükümetiyle Türk Ulusal Hükümeti arasında
kesin anlaşma noktalarının saptanabilmesi için biraz daha zamanın
geçmesi zorunlu oldu. Ne bekleniyordu? Belki Türk ulusal varlığının
Birinci ve İkinci İnönü'den sonra daha büyüyecek bir başarı
ile pekiştirilmesi! Gerçekten, Bay Franklen-Buyon'un kesin karar alarak
imzalayacağı Ankara Anlaşması, daha önce söylediğim
gibi, büyük ve kanlı Sakarya Savaşından 37 gün sonra, 20 Ekim
1921'de oluşmuş bir belgedir.
Bu anlaşma ile siyasa, iktisat, askerlik (alanlarında) ve
öbür alanlarda, tek bir konuda bağımsızlığımızdan
hiçbir şey yitirmeksizin yurdumuzun değerli parçalarını işgalden
kurtarmış olduk. Bu anlaşma ile ulusal isteklerimizi, ilk kez
olarak, Batı devletlerinden biri, söylemiş ve onaylamış
oldu.
Bay Franklen-Buyon, bundan sonra da, bir kaç kez Türkiye'ye gelmiş,
Ankara'da ilk günlerde aramızda kurulan dostluk duygularını
belirtme yollarını aramıştır.
Pontus
Sorunu
Saygıdeğer baylar, konuşmamın
başlangıcında bir Pontus sorununa
değinmiştim. Bu sorun, belgeleriyle, herkesçe öğrenilmiştir.
Ancak bizi de çok uğraştırdığından burada ilgisi
bulunan bazı noktalarına değineceğim.
1840 yılından
beri, yani üç çeyrek yüzyıldan beri, Rize'den İstanbul Boğazı'na
değin Anadolu'nun Karadeniz bölgesinde eski Yunanlılığın
diriltilmesi için çalışan bir Rum topluluğu vardı.
Amerika'daki Rum göçmenlerinden Rahip Klematyos (Klematios) adında biri
ilk Pontus toplantı ocağını İnebolu'da, şimdi halkın
"Manastır"dediği bir tepede kurmuştu. Bu örgüt üyeleri,
zaman zaman, ayrı ayrı haydut çeteleri kurarak çalışıyorlardı.
Genel Savaş sırasında dışardan gönderilip dağıtılan
silah, cephane, bomba ve makineli tüfeklerle Samsun, Çarşamba, Bafra ve
Erbaa Rum köyleri sanki bir silah deposu durumuna gelmişti.
Ateşkes Anlaşmasından
sonra bütün Rumlar, Yunanlılık ulusal amacı ile her yerde
şımardığı gibi, Etniki Eterya Derneği
propagandacıları ile Merzifon Amerikan kurumlarınca eğitilip
yetiştirilen ve yabancı hükümetlerin silahlarıyla maddi olarak
kuvvetlendirilen ve yüreklendirilen bu bölgedeki Rum topluluğu da, bağımsız
bir Pontus Hükümeti kurmak isteğine kapıldı. Bu amaçla
genel
bir ayaklanma hazırladılar. Dağlara çekildiler ve Amasya, Samsun
ve dolayları Rum metropolidi Yermanos'un yönetiminde, düzenli bir program
ile çalışmaya başladılar. Bir yandan da, Samsun'daki Rum
komitecilerinin Başkanı Reji Fabrikası Müdürü Tokomanidis,
Orta Anadolu ile haberleşmeyi sağlamaya çalışıyordu.
Kimi yabancı hükümetler, Pontus'un kurulmasına yardım
edeceklerine söz verdiler ve Samsun ve dolaylarındaki Rumların nüfusunu
artırmak için de Rusya'daki Rum ve Ermenileri Batum'da topladılar.
Onları, Türk Kafkas ordularından alınıp Batum'da depo
edilen silahlarla donatarak, kıyılarımıza çıkarmaya başladılar.
Çetecilik etmek üzere, kıyılarımıza çıkarılabilecek
birkaç bin Rumu Sohum'da Haralambos adında bir adamın başında
topladılar. Batum'da toplananların da Haralambos'un yanındakilere
katılmaları sağlanıyordu. Bunları, ülkemiz içinde,
Samsun'da kimi yabancı temsilciler koruyor ve silahlandırıyorlardı.
Kıyılarımıza çıkan bu çeteler "göçmenleri
besleme" adı altında yabancı hükümetlerce yedirilip
giydiriliyordu. Yabancı Kızılhaç kurulları arasında
gelen subayların da örgüt kurmak, (çetecileri) askerlik yönünden eğitmek
ve gelecekteki Pontus hükümetinin temelini atmakla görevlendirildikleri anlaşılıyordu.
4 Mart 1919 günü
İstanbul'da Pontus adıyla yayımlanmaya başlayan bir
gazetenin başyazısında; "Trabzon ilinde Rum cumhuriyetinin
kurulmasına çalışmak amacıyla yayımlandığı"
açıklanmıştı.
Yunanistan'ın kurtuluş gününe rastlayan 7 Nisan 1919 günü, her yerde ve özellikle Samsun'da gösteriler yapıldı. Yermanos'un saygısızca davranışları, Rumların düşüncelerini ve isteklerini açıklık kertesine vardırdı. Bafra ve Çarşamba dolaylarındaki yerli Rumlar, durmadan kiliselerde toplanıyor, örgütlerini ve donatımlarını kuvvetlendiriyorlardı. 23 Ekim 1919 günü, Doğu Trakya ve Pontus için merkez olarak İstanbul kabul edilmişti. Venizelos, İstanbul'un merkez olması işinin daha sonraki bir zamana bırakılarak bunun yerine Pontus Hükümetinin kurulmasının uygun olacağı kanısında bulunduğunu belirtmiş ve buna göre İstanbul Patrikliğine yönerge vermişti. Bir yandan da İstanbul'da Yunan gizli kolluğu kurmakla görevlendirilen Albay Aleksandros Zimbragaki, Pontus jandarmasını düzene sokmak üzere "Eyfel" Yunan torpidosu ile bir subaylar kurulunu göndermişti. Türkiye'de bu işler olurken Batum'da da 18 Aralık 1919'da "Pontus Rum Hükümeti" adıyla bir hükümet kurulmuş ve örgütleşmeye başlamıştı.19 Temmuz 1920'de de Batum'da, Karadeniz, Kafkas, Güney Rusya Rumları Pontus sorunu üzerine bir kurultay topladılar. Bu kurultayın andırısı üyelerden birinin aracılığıyla İstanbul'daki Rum Patrikliğine gönderildi. Pontusçular,1920 yılı sonlarına doğru çalışmalarını büsbütün artırarak iyice açığa vurdular. Bizi, sıkı önlemler almak zorunda bıraktılar.
Dağlarda kurulan
Pontus örgütleri şöyleydi:
a) Birtakım
elebaşılar yönetiminde silahlı ve savaşçı kuvvetler;
b)
Bunların beslenmesini sağlayan üretimci Pontus halkı;
c) Yönetim ve kolluk kurulları ile kentlerden ve köylerden yiyecek sağlamakla görevli ulaştırma kolları.
Çetelerin çalışma bölgeleri ayrılmıştı. Pontus haydutlarının kuvveti, başlangıçta 6.000-7.000 silahlı idi. Daha sonra her yerden katılanlarla 25.000'i buldu. Bu kuvvet, ufak birliklere ayrılarak çeşitli yerlerde barınıyorlardı. Pontus çetecilerinin işi Müslüman köylerini yakmak, Müslüman halka karşı usa, imgeye sığmaz ağır suçlar, cinayetler işlemek gibi kan dökücü bir sürünün yaptıklarından başka bir şey değildi.
Biz, Anadolu'ya çıkar çıkmaz, Türk halkının dikkatini çektik, onları uyardık. Akla gelen tehlikelere karşı önlemler almaya başladık.
Merkezi Sivas'ta
bulunan Üçüncü Kolordu, yalnız çeşitli bölgelerde gözüken çeteleri
izleyip tepelemekle uğraştı. Trabzon bölgesinde dolaşan
"Köroğlu" adındaki Rum çetesiyle "Eftalidi" çetesini
ve öbür çeteleri, merkezi Erzurum'da bulunan On Beşinci Kolordu izleyip
tepeliyordu. Bir yandan da Pontus haydutlarının dönüp dolaştıkları
yerlerde, halk silahlandırılarak ulusal örgütler kuruldu.
Anadolu
Ortasında Yeniden Çıkan Birtakım İç Ayaklanmalar
Baylar, Sivas'ın
kuzeyinde ve Yozgat'ta çıkan ve sizlerce de bilinen iç ayaklanma olaylarından
başka, 1920 yılı sonlarında yeniden Anadolu ortasında,
Zile yöresinde, Küçük Ağa, Deli Hacı, Aynacı Oğulları;
Erbaa yöresinde, Kara Nazım, Çopur Yusuf ve başka yerlerde Deli
Hasan, Küçük Hasan gibi birtakım serseriler ile Yozgat, Çayözü Çerkezlerinden
meydana gelmiş çeteler; 1921 yılı başlarında da, Koçkiri
Aşireti başkanlarından Haydar Bey, İstanbul'da Seyit Abdülkadir'den
aldığı yönerge üzerine Alişan ve hısımlarından
Naki, Alişer ve başkalarıyla birlikte ayaklanmaya başlamışlardı.
Birçok kuvvetlerimiz, bir yandan Pontusçuları, bir yandan da bu
ayaklananları izleyip tepelemekle uğraşıyorlardı.
Merkez
Ordunun Kurulması ve Nurettin Paşa'nın Komutanlığa
Atanması
Baylar, hatırlarsınız ki Nurettin Paşa, Yunan ordusunun ilk saldırıcı görünüşü karşısında birtakım boş ve akla yatmaz düşünceler ileri sürdüğü için kendisine görev verilmemiş olduğundan, bizimle işbirliği yapamayacağını bir mektupla bildirip izin alarak Taşköprü'ye gitmişti. Bundan beş ay sonra, Nurettin Paşa'yı tutan kimi kişiler, gerek Fevzi Paşa Hazretlerine, gerek bana, Nurettin Paşa'ya bir görev verilirse kendisinin bunu titizlik ve içtenlikle yapacağını söyleyerek aracılık ettiler. Biz de, Anadolu ortasındaki güvenliği sağlamakla görevli kuvvetlerimizi büyücek bir komuta altında birleştirmenin yararlı olacağını düşündüğümüzden, 9 Aralık 1920'de Sivas'taki Üçüncü Kolorduyu kaldırıp onun görevini yeni kurduğumuz Merkez Ordusuna verdik. Bu orduya da Nurettin Paşa'yı komutan yaptık.
Nurettin Paşa merkez bölgesinde bir yıla yakın bu görevi yaptı; ama, "yetkisi dışında kimi yurttaşların haklarına el uzatıyor" diye milletvekillerinin yakınmaları ve İçişleri Bakanlığına soru yöneltmeleri, Bakanlığın da yakınmaları yerinde görmesi üzerine, Meclisin isteğiyle Kasım 1921 başlarında görevden çıkarıldı. Meclis, Nurettin Paşa'nın yargılanmasına da karar verdi. Bu iş, benimle Bakanlar Kurulu arasında bir sorun çıkmasına da yol açtı. Ben, Nurettin Paşa'ya uygulanmak istenen işlemi kabul etmedim. Fevzi Paşa Hazretleri de benim görüşüme katıldı. İkimizle, Bakanlar Kurulu arasında çıkan anlaşmazlık Meclisçe bir çözüme bağlandı. Mecliste, Nurettin Paşa'yı savundum, kendisini ağır bir işleme uğramaktan kurtardım.
Nurettin Paşa'yı aşağı yukarı bundan sekiz ay sonra Birinci Ordu Komutanlığında göreceğiz.
Sayğıdeğer
baylar, Sakarya Savaşından sonra, Başkomutanlık ve
Genelkurmay Başkanlığı Ankara'da çalışıyordu.
Ben, aynı zamanda öteki görevlerimle de uğraşıyordum. Üç
dört ay geçmemişti ki Mecliste, Sakarya utkusunu unutanlar, karşıcıllıkta
ileri gitmek isteyenler, kendilerini göstermeye başladılar. Sakarya
Savaşından önce başlayıp birer ikişer (Ankara'ya)
gelmiş olan Malta tutuklularından kimilerinin bu karşıcıl
akımlarda kışkırtıcılık yaptıkları
anlaşılmıştı. Bu noktayı, izin verirseniz biraz açıklayayım.
Malta'dan
Yeni Dönen Bayındırlık Bakanı Rauf Bey İle Kara Vasıf
Bey, Askerlik Bakımından Güdülen Siyasayı Öğrenmek İstiyorlar
Rauf Bey'i 17 Kasım
1921'de açılan Bayındırlık Bakanlığına seçtirdik.
Rauf Bey'den sonra, Ankara'ya gelen Kara Vâsıf Bey'i de Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Grubu Yönetim Kurulu üyeliğine seçtirdim. Bu iki kişinin birinden hükümette, ötekisinden de grupta yararlanmanın yerinde olacağını düşünmüştüm. Çok geçmedi, bir gün Rauf Bey'in Bakanlar Kurulunda bir işin açıklanmasını istediği bildirildi. O gün Kara Vâsıf Bey'in de Grup Yönetim Kurulunda yine o işin açıklanmasını istediği bildirildi. Bu iki kişinin, önceden aralarında kararlaştırdıkları anlaşılan şuydu: "Askerlik bakımından güdülen siyasa nedir?"
Bu sorudan çıkarılabilecek anlam ne olabilirdi? Neyi anlamak istiyorlardı? Siyasa ve askerlik bakımından bizim tutumumuz belli olmuştu. Tam bağımsızlığımız sağlanıncaya değin düşmanlarla vuruşmak ve onları yeneceğimize olan kesin inançla savaşı sürdürmek... İşte, ortaya atılan soru ile demek istiyorlardı ki: "Ne olursa olsun savaşı sürdürmekle sonuç alınabilir mi? Alınmayacağı da düşünülerek daha şimdiden başka önlem ve yollar -anlatmak istedikleri yollar, siyasa yollarıdır- bulup, içinde bulunduğumuz tehlikeli duruma son vermek uygun olmaz mı?"
Elbet ne Bakanlar Kurulunda, ne de Grup Yönetim Kurulunda böyle bir sorunun görüşme ve tartışma konusu olmasına izin vermedim. Bunun üzerine Rauf Bey Bakanlıktan, Kara Vâsıf Bey de Grup Yönetim Kurulundan çekildiler. Rauf Bey'in bakanlıktan çekilmesi ile ilgili yazı 13 Ocak 1922 günü Mecliste okunurken yine 13 Ocak günlü bir çekilme yazısı daha okunmuştu. Bu çekilme yazısı, Milli Savunma Bakanı Refet Paşa'nındı.
Baylar,
Refet Paşa'nın çekilme
nedeni üzerine de birkaç sözcükle bilgi vereyim: 4 Ocak 1922 günü,
Meclisin gizli bir oturumunda şöyle bir konu tartışılmıştı.
Başkomutanlık ve Genelkurmay Başkanlığı Ankara'da
imiş, cepheden uzak bulunuyormuş. Bundan şu anlaşılmış
ki, benim hem Başkomutan, hem de Meclis Başkanı olmamda güçlük
varmış. Ordu işleri iyi gitmiyormuş. Meclis bir savaş
komisyonu kurarak ordu durumunu incelemeli imiş. Genelkurmay Başkanı,
Bakanlar Kurulunun da başkanı olduğundan, Genelkurmay işleri
iyi gitmiyormuş. Fevzi Paşa Hazretleri yalnız Bakanlar Kurulu Başkanlığında
kalsın, Genelkurmay Başkanlığıyla Milli Savunma Bakanlığı
da birleştirilsin imiş.
Milli Savunma Bakanı
olan Refet Paşa'nın kendisi kürsüden bu görüşü savunuyordu.
Bu görüşlere şu yolda yanıt verdim:
Benim
Ankara'dan Uzaklaşmam İsteniyor
"Başkomutanlık ve
Genelkurmay Başkanlığı pek yerinde olarak Ankara'yı
kendine karargâh edinmiştir. Görevini en iyi buradan yapmaktadır.
Gerektiğinde ne zaman, nereye gideceğini kendisi değerlendirir.
Cephede doğrudan doğruya çalışan cephe
komutanı vardır. Gereksiz
olarak benim
Ankara'dan uzaklaşmamı istemenin bir anlamı yoktur. Genelkurmay
Başkanlığı ile Milli Savunma Bakanlığı, Başkomutanın
buyruğu altında, Başkomutanlık Karargâhını
meydana getirmektedir, bunlar ayrı ayrı değildir. Genelkurmay Başkanı
olan Fevzi Paşa Hazretlerinin, Ankara'da bulundukça, Bakanlar Kurulu Başkanlığını
da yapması bugün için zorunludur. Çünkü, onun yokluğunda Refet Paşa
ona vekil olarak, Bakanlar Kurulu Başkanlığı görevini yapmıştı,
başaramamıştı. Bakanlar Kurulunda kargaşa baş gösterdi.
Bakanlar toplanamaz oldu. Fevzi Paşa Hazretlerinin (Ankara'ya) dönüşü
bakanların yakınması üzerine oldu. Orduyla ilgili olarak yaptığımız
işleri denetlemek için Meclisin bir komisyon kurmasında sakınca
görmem. Ama bu komisyon benim başkanlığım altında
kurulur."
Gerçekten bu
komisyon, dediğim biçimde kuruldu. Eski Harbiye Nazırı Cemal Paşa
da bu komisyona üye olarak seçildi. Başka konularda Refet Paşa ve
benzerlerinin görüşleri kabul olunmamıştı. İşte
bu nedenle çekilmeye hazırlanan Refet Paşa, çekilme yazısını,
Rauf Bey'in çekilme yazısını verdiği gün vermiş
oluyor.
İkinci
Grup Kuruluyor
Baylar, sırası
geldiğinde bilginize sunmuştum ki, Mecliste kurduğumuz Müdafaai
Hukuk Grubu, Meclis görüşmelerinin iyi olarak yapılmasını
sağlamakta ve Bakanlar Kurulu çalışmalarının
duraklamasını önlemekte sonuna dek yardımcı oldu. Ama, bir
yandan da, karşıcıl duygu ve düşüncede olanlar her gün
biraz daha arkalandıkça Grubun çalışmasını güçlüğe
uğratmaya başladılar. Karşıcıl olma düşüncesinin
öz kaynağı, Müdafaai Hukuk Grubu Tüzüğünün temel
maddesindeki ikinci nokta idi. Yani hükümet kuruluşunun Anayasaya göre
yapılması sorunu...
Programın ilk maddesinin son bölümü, düşünce ve duyguların tam uyuşmasına sürekli bir engel olarak kaldı. Bu yüzden, Grup içinde de görüş ayrılığı ve düzensizlik baş gösterdi. Birtakım kişiler Gruptan ayrıldı. Bu çıkanlar, dışta bulunanlarla birleşerek Grubu yıkmaya çok çalıştılar; alınan önlemler bunu önledi. Ensonu, "İkinci Grup" adıyla bir grup kuruldu. Bu grubu kuranlar, ülkedeki Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti'nden ayrılmadıklarını ve onun kongrelerde saptanan amaçlarına bağlı bulunduklarını ileri sürüyorlardı. İkinci Grubun görünüşte ön ayak olanları, Salâhattin ve Hüseyin Avni beyler görünüyordu. Birinci sırada ve kışkırtanların ise, Rauf ve Kara Vâsıf beyler olduğu anlaşılıyordu.
Bu grubun çalışkan ve direngen üyelerinden olan Samsun Milletvekili Emin Bey son zamanlarda bir nedenle Ankara'ya gelmişti. Bütün gerçeği anlamıştı; kışkırtıcı ve karıştırıcı olanları lanetliyordu. Emin Bey bana şunu anlattı: Rauf Bey İkinci Grubu aşırı davranışlara sürüklüyor ve kışkırtıyormuş. Emin Bey, Rauf Bey'e demiş ki "Bizi sürüklediğiniz bu iş darağacına dek gider. O zaman bizimle birlikte bulunacak mısınız?" Rauf Bey şu yanıtı vermiş:"Birlikte bulunmazsam alçağım!"
Baylar, biliyorsunuz, o zamanki yasaya göre bakan seçimi için ben, Meclise aday gösterirdim. Milletvekilleri, gösterdiğim adaya olumlu ya da olumsuz oy verirler, ya da çekimser kalırlardı. İkinci Grup, benim adaylarımı dikkate almayıp kendi grupları adına ortaya attıkları adaylara,yasaya aykırı olarak, oy verme yoluyla hükümetin kurulmasını engellemeye başladılar.
Baylar, Mecliste orduya karşı da bir akım yaratılmıştı. Diyorlardı ki: "Sakarya Savaşından sonra aylar geçtiği halde ordu niçin saldırıya geçmiyor? Ne olursa olsun saldırıya geçmelidir! Hiç olmazsa dar, belli bir cephede bir saldırı yapılmalıdır ki, ordumuzun saldırı gücü olup olmadığı anlaşılsın!" Bu akım karşısında dayandık. Amacımız, hazırlığımızı iyice tamamlayarak genel ve sonuçlu bir saldırı yapmak olduğu için sınırlı saldırıya geçme görüşünü tutamazdık; bunda bir yarar yoktu.
Karşıcılların
kanısı, ordumuzun saldırı gücü kazanamayacağı
noktasında toplanıyordu. Bunun üzerine, ordunun saldırıya
geçirilmesiyle ilgili akımı durdurdular. Saldırış biçimini
değiştirerek başka bir kuram ortaya attılar. Bu kez dediler
ki: "Bizim gerçek düşmanımız Yunanlılar ve Yunan
ordusu değildir. Aslına bakılırsa, Yunan ordusunu bütünüyle
yensek de bununla iş bitmez. İtilâf Devletlerini, özellikle İngilizleri
eylemli olarak yenmek gerekir. Onun için, Yunan ordusu karşısında
az bir perde hattı bırakmak, asıl orduyu Irak kuzey sınırına
yığıp İngilizlere saldırmak gerekir. Savaş yoluyla
amacımıza erişmek görüşü izliyorsak yapılacak iş
budur..."
Ordu
Birliklerine Değin Sokulan Kışkırtıcı Düşünceler
Baylar, böylesine anlamsız ve mantıksız görüşlere değer vermedik. Bunun üzerine, karşıcılların başında bulunanlar yeni bir propaganda çıkardılar: "Nereye gidiyoruz? Bizi kim, nereye sürüklüyor? Karanlıklara...Koskoca bir ulus belirsiz, karanlık ereklere serserice sürüklenir mi?"
Bu propaganda, Meclisten, Ankara siyasa çevrelerinden ordu birliklerine dek yaydırıldı. Bu karıştırıcı propaganda her araçla orduya yayılmaya çalışılıyordu.
Rauf Bey, sık sık ve gizlice diyordu ki: "Hiç olmazsa gerçek
durumu bana söyle. Ordu ne durumdadır? Gerçekten saldırıya geçemeyecek
mi?"
4 Mart 1922 günü akşamı,
cepheyi denetlemek üzere Ankara'dan ayrılmaya karar vermiştim.
Bu nedenle o gün Mecliste, gizli oturumda, kimi açıklamalarda ve
ricalarda bulundum. Anlattım ki, Sakarya Meydan Savaşından sonra
düşman ordusunu Eskişehir -Seyitgazi- Afyonkarahisar kesimine dek
kovalayan kuvvetlerimiz, bütün ordu olmayıp, yalnız süvarilerimiz
ve süvari birliklerimize destek olmak üzere ileri sürülen birkaç tümenimizdi.
Ordumuzun
Kararı Saldırıya Geçmektir
Ordumuzun kararı saldırıya geçmektir. Ama bu saldırıyı geciktiriyoruz, Çünkü, hazırlığımızı iyice tamamlamak için biraz daha zaman gerekir. Yarım hazırlıkla, yarım önlemle yapılacak saldırı, hiç saldırı yapmamaktan çok daha kötüdür. Durmamızı, saldırı kararından vazgeçtiğimiz ya da bu gücünü kazanmaktan umut kestiğimiz yolunda anlamak ve yorumlamak yersizdir.
Daha sonra şunları söyledim: "Osmanlılar, göze aldıkları savaşın genişliği ölçüsünde hazırlıklı ve önlemli davranmadıklarından ve daha çok, duygularıyla tutkularının etkisi altında iş gördüklerinden, Viyana'ya dek gitmişken geri çekilmek zorunda kalmışlardır. Ondan sonra, Budapeşte'de de duramadılar, geri çekildiler; Belgrat'ta da yenilip geri çekilmek zorunda bırakıldılar. Balkanları bıraktılar. Rumeli'den çıkarıldılar. Bize, içinde daha düşman bulunan bu yurdu kalıt bıraktılar. Bu son yurt parçasını kurtarırken olsun, tutkularımızdan, duygularımızdan vazgeçerek düşünceli olalım. Kurtuluş için, bağımsızlık için önünde sonunda düşmanla, bütün varlığımızla vuruşarak onu yenmekten başka karar ve çare yoktur ve olamaz!
Sinir gevşetici sözlere, aşılamalara önem verilmemeli ve bel bağlanmamalıdır. Osmanlı yönetim ve siyasasının yarattığı bu türlü anlayış kötü görülmelidir. 'Orduyla, savaşla, direnmeyle bu işin içinden çıkılmaz' biçimindeki kaynağı dışarıda bulunan öğütlere uymakla bir yurt ve bir ulus bağımsızlığı kurtarılamaz. Tarih, böyle bir olay yazmamıştır. Bunun tersini düşünerek iş göreceklerin acılı sonuçlarla karşılacaklarına kuşku yoktur. İşte böyle yanlış görüşlü, yanlış anlayışlı kişiler yüzünden Türkiye her yüzyıl, her gün, her saat biraz daha gerilemiş, biraz daha çökmüştür. Bu çöküş, yalnız maddi olsaydı hiçbir önemi yoktu. Ne yazık ki, çöküş, ahlaki ve manevi değerlerini de kapsamış görünüyor. Hiç kuşku yok ki, bu büyük ülkeyi, bu koca ulusu dağılıp yok olma uçurumuna sürükleyen başlıca etmen, bu olmuştur."
Baylar, bilirsiniz ki, Mecliste bu anlattığım dönemde,
en çok olumsuz ve karamsar görünenler, bir zamanlar Türk
ulusunun
kendi kendine
bağımsızlığını elde edemeyeceği kanısını
ortaya atmış olan kişilerdir. Şunun bunun güdümünü
istemekte direnenlerdir. Onun için, düşüncelerime şunları da
ekledim. Dedim ki: "Baylar, maddi ve özellikle manevi çöküş,
korkuyla, güçsüzlükle başlar. Güçsüz ve korkak insanlar, herhangi
bir yıkım karşısında ulusun da çalışamaz ve
çekingen bir duruma gelmesine yol açarlar. Güçsüzlük ve duraksamada öylesine
ileri giderler ki, sanki kendi kendilerini alçaltırlar. Derler ki: 'Biz
adam değiliz ve olamayız! Kendi kendimize adam olamayız! Biz varlığımızı,
sınırsız ve koşulsuz olarak bir yabancının eline bırakalım.'
Balkan Savaşından sonra ulusun, özellikle ordunun başında
bulunanlar da, başka biçimde ama gene bu anlayışla iş görmüşlerdi.
Türkiye'yi böyle yanlış yollarda dağılma ve
yok olma çukuruna sürükleyenlerin elinden kurtarmak gerekir. Bunun için
bulunmuş bir gerçek vardır, ona uyacağız. O gerçek şudur;
"Türkiye'nin düşünen kafalarını büsbütün yeni bir inançla donatmak. Bütün ulusa sağlam
bir içgücü vermek."
Yeterince
Hazırlanmış Olması Gereken Üç Araç İç ve Görünürdeki
Cephelerimiz
Şimdi baylar, düşmana saldırmak için verilmiş olan kesin kararımızı uygulamaya başlamadan önce hazırlamak ve tamamlamak zorunda bulunduğumuz savaş araçlarının ne olduğunu söyleyeyim: Tam üç aracın hazırlığının yeter ölçüde olduğunu görmek istiyorum. Onlardan birincisi, en önemlisi ve temel olanı doğrudan doğruya ulusun kendisidir; ulusun, varlığı ve bağımsızlığı için gönlünde, vicdanında beliren ve gelişen istek ve dileklerin sağlamlığıdır. Ulus bu içten gelen isteğini ne denli güçlü gösterirse, bu istek ve dileğinin gerçekleşmesi için ne denli çok dayanç ve inanç gösterirse, düşmanlara karşı başarı sağlamak için o denli güçlü bir aracımız olduğuna inanırım. İkinci araç, ulusu temsil eden Meclisin, ulusal isteği belirtmekte ve bunun gereklerini, inanarak uygulamakta göstereceği dayanç ve yiğitliktir. Meclis, ulusal isteği ne denli çok dayanışma ve birlik içinde belirtirse düşmana karşı o denli güçlü bir üstünlük aracımız olur.
Üçüncü araç, ulusun silahlı yavrularından meydana gelip düşman karşısına çıkarılmış bulunan ordumuzdur.
Baylar, dedim, bu üç türlü araç ya da kuvvetin düşmana karşı oluşturduğu cepheler iki nitelikte düşünülebilir. Kolay anlaşılmak için şöyle diyeyim: İç cephe, görünürdeki cephe. Temel olan iç cephedir. Bu cephe bütün yurdun, bütün ulusun meydana getirdiği cephedir. Görünürdeki cephe, doğrudan doğruya ordunun düşman karşısındaki silahlı cephesidir. Bu cephe sarsılabilir, değişebilir, yenilebilir; ama bu durum, hiçbir zaman bir ülkeyi, bir ulusu yok edemez. Önemli olan ülkeyi temelinden yıkan, ulusu tutsak ettiren iç cephenin düşmesidir. Bu gerçeği bizden daha çok bilen düşmanlar, bu cephemizi yıkmak için yüzyıllarca çalışmışlar ve çalışmaktadırlar. Bugüne dek başarı da sağlamışlardır. Gerçekten, "kaleyi içinden almak" dışından zorlamaktan çok kolaydır. Bu amaçla içimize dek sokulabilen arabozucu mikropların, araçların bulunduğunu ileri sürmek yersiz değildir.
Meclisin anlayışı, yürütümü ve durumu düşmana umut vermedikçe iç ve dış cephelerimiz hiçbir zaman yerinden oynatılamaz. Mecliste bir, ya da birkaç üyenin karamsarlık aşılayan sözlerinden bile bize karşı yararlanma yolları aranmakta olduğuna kuşku duyulmamalıdır. Dışişleri Bakanlığının dosyaları, bununla ilgili belgelerle doludur. Kesinlikle bildiririm ki, istemeyerek de olsa, düşmanlara, umut verecek en küçük bir belirti gösterildiği sürece, ulusal amaca ulaşmamız gecikir."
Baylar, bu sözlerden sonra, cephede bulunacağım sıralarda
orduyu
duygu ve düşüncelerinde umutsuzluğa düşürecek açık tartışmalardan
vazgeçilmesi Meclisten rica ettim. Bu konuşmamdan sonra, karşıcılların
da sözlerini dinledim. Karşıcıllardan biri, söylediklerimi ve
ricalarımı, buyruk veriyormuşum gibi yorumladı. Başka
biri, Meclisin duygularındaki temizlikten kuşku duyduğumu ileri sürdü.
Bir başkası: "Uygulanmayacak bir şey, yapılamaz. Orduyu
bozguna sürüklersin efendim." dedi.
Doğu
Cephesi Komutanının Bir Düşüncesi
Sayın baylar, karşıcılların
sözleriyle yüksek kurulumuzun zamanını almak istemem. Çünkü bu sözler,
birkaç kişinin şaşkın ve bilgisiz beyinlerinin yansılarından
başka bir şey değildi. Genel Kurul, sözlerimi iyi karşılamıştı.
Yalnız Doğu Cephesi Komutanının bir görüşüne, beş
on günden beri veremediğim yanıtı, cepheye
gitmeden önce, o gün, yani 4 Mart
1922 günü yazmıştım. Onu bilginize sunacağım. Yanıtın
iyi anlaşılması için, izin verirseniz, önce, gelen yazıyı
okuyalım:
Kişiye Özeldir.
Başkomutan
Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine
Yönetim işlerimizin oluşumu ile ilgili tartışmalar
bize yeni yeni ulaşmaktadır. Barışın sağlanmasından
sonraki seçimde birçok değerli kişiler yerine birtakım
tutucuların (muhafazakârların) toplanmasına karşı
şimdiden alınacak önlemi en önemli bulurum. Ulusal Meclis, değerli
kişilerden kurulmazsa iki büyük sakınca ülkemizi şimdiki örenliğinden
kurtaramayacaktır. Sakıncaların birincisi: Yenileşme düşüncesi
olmayacak. İkincisi: En önemli tasarıları, herhangi bir duyguya
kapılarak, tartışmaya bile gerek görmeden geri çevireceklerdir.
Böyle bir meclise karşı, üyeleri büyük uzmanlar olan ikinci bir
meclisin bulunmasını yararlı görüyorum. Bu ikinci meclis,
ulusal meclise yön vereceği ve onu ilerleteceği gibi, ülkenin varlığıyla
ilgili kararlar, Millet Meclisinde coşkuyla kabul edilmese ya da edilse
bile bu meclisin uyarması ve aydınlatması üzerine değiştirilebilir
ve dokuncası önlenebilir. Bu meclise "Âyan" diyerek eskinin
çürük hayatını hatırlamaktan kaçınmak için, buna
"Büyük Uzmanlar Meclisi" denilebilir ya da daha uygun bir ad
verilebilir. Üyelerini, birtakım sınırlamalar ve koşullar
altında, milletvekili seçiminde olduğu gibi, ulus, seçebilir. Bu üyeler
için herhangi bir mesleğin en yüksek öğrenimini görmek ve Türkiye
Hükümetinin bakanlığını, valiliğini ya da ordu
komutanlığını yapmış olmak gibi önemli koşullar
ayrıntılarıyla saptanabilir. İşin ayrıntıları,
iş başındaki hükümetlerin de incelemesi ile, her türlü sakıncadan
ayıklanmış olarak saptanabilir." Büyük Uzmanlar Meclisi
kabul olunursa, her bakanlığın danışma kurulu da bu
meclis üyeleri arasından ayrılır. Örneğin, Askerlik Danışma
Kurulu, Bayındırlık Danışma Kurulu ve başkaları
gibi, iki meclisin onayından geçerek bir süre uygulanması kabul
edilecek olan herhangi bir programımızda direşim göstermek ve bu
programın uygulanma yollarında güdülen erek ve amaçtan ayrılmamak
için, bu danışma kurullarının varlığını
pek gerekli sayıyorum. Böyle olmazsa, bakanlar değiştikçe
program ve bunu yapacak adamlar da az çok değişmekten kurtulamayacaktır.
Bundan başka, kabul edilen herhangi bir şey, uzmanlarınca kabul
olunmazsa eleştiriye yol açar. Ulus buna gereği gibi sarılmalı.
Millet Meclisinin, ulus adına bir şeyi kabul etmemek ya da etmek ve
denetlemek hakkıdır. Ama bu başka, uzmanların yapacağı
ve bundan sonra kabul olunacak şey de başka olur. Olağan duruma dönüldükten
sonraki zamanla ilgili kaygılarımı ve düşüncelerimi
sunuyorum. Yüksek düşüncelerinizin bildirilmesini rica ederim.
18 /19.2.1922 ve sayısızdır.
Doğu
Cephesi Komutanı
Kâzım
Karabekir
Özeldir.
4.3.1922
Doğu Cephesi Komutanı Kâzım
Karabekir
Paşa Hazretlerine