26 - 30 AĞUSTOS ZAFER HAFTASI
30 Ağustos Zafer Bayramı ve Türk Silahlı Kuvvetleri Günü

Atatürk, Cumhuriyet'i TSK'ya emanet etti
Tıklayınız

M. Kemal Atatürk - 26 Ağustos 1922 Afyon Kocatepe'de Büyük Taarruz'u izliyor.
26 Ağustos sabahı saat 05.30'da topçu ateşiyle başlayan taarruz, 5 gün içinde zaferle sonuçlandı.

Zafere giden yol...

Türk ulusunun makus talihini yendiği Büyük Taarruz, 86 yıl önce bugün Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle başladı. 30 Ağustos’ta “Başkomutanlık Meydan Muharebesi”nin kazanılmasıyla sonuçlandı.

“Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz...”

Ulusal Kurtuluş Savaşı, Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın, 26 Ağustos 1922’de sabaha karşı verdiği emirle başlattığı Büyük Taarruz, 30 Ağustos’ta “Başkomutanlık Meydan Muharebesi”nin kazanılmasıyla sonuçlandı.

Ulusun topraklarını savunma mücadelesi, 10 Ocak 1920’de İnönü mevzilerinde Yunanlılarla şiddetli çarpışmaların ardından 1. İnönü Zaferi’nin kazanılmasıyla başarıya ulaşmaya başlamıştı.

20 Ocak 1920’de ilk Teşkilat-ı Esasiye Kanunu kabul edilirken 5 Şubat’ta TBMM’nin gizli oturumunda Londra Konferansı’na Ankara Hükümeti adına heyet gönderilmesi ve heyetin Meclis üyelerinden oluşması kararlaştırıldı. 6 Şubatta Bekir Sami Bey başkanlığındaki heyet, Ankara’dan hareket etti. 21 Şubatta konferans başladı ve 12 Mart’ta son buldu.

TBMM hükümeti ile Rusya arasında 16 Mart’ta Moskova Anlaşması imzalandı. Masa üzerindeki zaferleri, meydanlardaki zaferler izliyordu. 1 Nisan’da 2. İnönü Zaferi kazanıldı. 5 Ağustos; Mustafa Kemal’e geniş yetkilerle ve 3 ay süreyle Başkumandanlık tevcih eden kanun TBMM’de kabul edilirken, 23 Ağustos 1920 günü Yunan ordusu taarruza geçti ve Sakarya Meydan Muharebesi başladı. 26 Ağustosta Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın şu emri geldi:
“Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz”...

26 Ağustos’ta saat 05.30’da topçu ateşiyle Kocatepe’den Büyük Türk Taarruzu başladı. Türk süvarileri, 9 Eylül’de İzmir’e girdi ve Kadifekale’ye Türk bayrağı çekildi.

13 Eylül’de Sakarya Meydan Muharebesi sona ermiş, düşmanın Sakarya Nehri’nin doğusunda imha edilmesiyle zafer kazanılmıştı. Mustafa Kemal
Paşa’nın emriyle 14 Eylül’de genel seferberlik ilan edildi. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, 19 Eylül’de “Gazi” unvanı ve mareşal rütbesini aldı.

Yeni yılın başlangıcında Mersin ve Adana düşman işgalinden kurtulmuştu. Dört bir bucak Türk topraklarının düşman çizmesi altındaki esareti birer birer sona eriyordu.

Kendisi de cepheye hareket eden Mustafa Kemal, saatler ilerleyip sonuç alınınca 31 Ağustos sabahı savaş meydanını dolaştı. Mustafa Kemal, gördüğü manzarayı törende aktarırken, ordunun zaferinin büyüklüğünü, buna karşılık “hasım ordunun” uğratıldığı felaketin dehşetini ve savaş meydanından toplanan ölülerin, esir kafilelerinin oluşturduğu görünümün “bir mahşeri” andırdığından özenle kurduğu cümlelerle söz etti.

Mustafa Kemal Atatürk, anıtın, “Türk vatanına göz dikeceklere Türk’ün 30 Ağustos günündeki ateşini, süngüsünü, hücumunu, kudret ve iradesindeki şiddeti hatırlatacağı”nı da kaydetti.

ATATÜRK, “30 AĞUSTOS”U ANLATIYOR
Büyük Taarruz’un mimarı Atatürk, Büyük Nutku’nda 30 Ağustos’u şöyle anlattı:
“...Efendiler, 26/27 Ağustos günlerinde, yani iki gün içinde, düşmanın Karahisar’ın güneyinde 50 ve doğusunda 20,30 kilometre uzunluğundaki müstahkem cephelerini düşürdük. Yenilen düşman ordusunun bütün kuvvetlerini, 30 Ağustos’a kadar Aslıhanlar yöresinde kuşattık. 30 Ağustos’ta yaptığımız savaş sonunda düşmanın ana kuvvetlerini yok ettik ve esir aldık. Düşman ordusunun başkomutanlığını yapan General Trikopis de esirler arasına girdi. Demek ki, tasarladığımız kesin sonuç, beş günde alınmış oldu. 31 Ağustos 1922 günü ordularımız ana kuvvetleriyle İzmir’e doğru yol alırken diğer birlikleriyle de düşmanın Eskişehir’in kuzeyinde bulunan kuvvetlerini yenmek üzere ilerliyorlardı.

Doğrudan doğruya bana gönderilen bir telsiz telgrafta da İzmir’deki İtilaf Devletleri konsoloslarına benimle görüşmelerde bulunma yetkisinin verildiği bildirilerek, onlarla hangi gün ve nerede buluşabileceğim soruluyordu. Buna verdiğim cevapta da 9 Eylül 1922’de Kemalpaşa’da görüşebileceğimizi bildirmiştim. Gerçekten de söz verdiğim gün, ben Kemalpaşa’da bulundum. Fakat görüşme isteyenler orada değildi. Çünkü ordularımız, İzmir Rıhtımında ilk verdiğim hedefe, Akdeniz’e ulaşmış bulunuyorlardı.

Saygıdeğer efendiler, Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan Muharebesini ve ondan sonra düşman ordusunu tamamiyle yok eden veya esir eden ve kılıç artıklarını Akdeniz’e, Marmara’ya döken harekatımızı açıklayıcı ve vasıflandırıcı söz söylemeyi gereksiz sayarım.

Her safhasıyla düşünülmüş, hazırlanmış, idare edilmiş ve zaferle sonuçlandırılmış olan bu harekat Türk ordusunun, Türk subay ve komuta heyetinin yüksek kudret ve kahramanlığını tarihe bir kere daha geçiren muazzam bir eserdir.

Bu eser, Türk milletinin hürriyet ve istiklal düşüncesinin ölümsüz bir abidesidir. Bu eseri yaratan bir milletin evladı, bir ordunun başkomutanı olduğumdan, mutluluk ve bahtiyarlığım sonsuzdur.” 


 


ORG. İLKER BAŞBUĞ'UN MESAJI

ULUS, ÜNİTER VE LAİK DEVLET 
yapısıyla yükseleceğiz

30 Ağustos 2008

ORG. BAŞBUĞ ANITKABİR ÖZEL DEFTERİNİ İMZALADI
Misak-ı Milli Kulesinde Org. Başbuğ Anıtkabir Özel Defterine laiklik ve ulus devlete vurgu dolu bir yazı yazdı. 
Org. Başbuğ daha sonra deftere yazdığı metni yüksek sesle okudu.

''Ebedi önderimiz ve başkomutanımız Yüce Atatürk,

Yüce Ulusumuzu bağımsızlık ülküsü altında birleştirmek için verdiğin büyük mücadeleyle kazanılan zaferin 86. yıl dönümünde yüksek huzurunda bulunmanın gururunu ve heyecanını yaşıyoruz.

Tüm zorluklara rağmen düşman orduları karşısında elde ettiğin tarihte eşine az rastlanır bir zaferle Türkiye Cumhuriyeti'nin temeli atılmıştır.

Ulus devlet, üniter devlet ve laik devlet yapısı üzerinde yükselen Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ilke ve devrimlerinin aydınlattığı yolda yürüyüşüne devam edecektir.

Bu zaferle kurduğun Cumhuriyetin temel niteliklerine yürekten bağlı personeli ve çağdaş harp gücüyle Türk Silahlı Kuvvetleri, ulusunu bu kararlı ilerleyişten alıkoymak isteyen güçler karşısında dün ve bugün olduğu gibi yarın da en büyük güvence olacaktır.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin, en değerli emanetin olan Cumhuriyete sonsuza kadar sahip çıkacağına olan sarsılmaz inancımla, huzurunda saygıyla eğiliyorum. 

Ruhun şad olsun.''


Atatürk, Türkiye Cumhuriyetini TSK'ya emanet etmiştir

* * * 
GENELKURMAY BAŞKANI ORGENERAL İLKER BAŞBUĞ'UN
ZAFER BAYRAMI VE TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ GÜNÜ MESAJI

30 Ağustos 2008


      Değerli Silah Arkadaşlarım,

      Türk Silahlı Kuvvetlerinin ebedi Başkomutanı Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde gerçekleştirilen bağımsızlık mücadelesinden, ulusça zaferle çıkışımızın 86'ncı yıl dönümünde, bir kere daha büyük bir kıvançla idrak ettiğimiz Zafer Bayramı ve Türk Silahlı Kuvvetleri Günü hepimize kutlu olsun.

      Hamuru vatan aşkı ve bağımsızlık tutkusuyla mayalanmış Türk ulusunun, hiçbir güç karşısında boyun eğmeyeceğini bilen Ulu Önder Atatürk, ulusun bağrından çıkan Kahraman Türk Ordusu ile birlikte, harp tarihine altın harflerle yazılacak eşsiz bir zafer elde etmiştir. Türk ulusunun eşsiz tarihinde bir dönüm noktası olan bu zafer, tüm yaşam sahaları ve hepsinden önemlisi bağımsızlığı yok edilmek istenen ulusumuzun, erkek-kadın, genç-yaşlı tüm fertleriyle birlikte verdiği varoluş mücadelesinin en büyük destanıdır.

      Tüm safhaları büyük bir özenle planlanan bu zafer, daha büyük hedeflere ulaşmak için gereken ilk kıvılcım olmuştur. Türk ulusunu esaretin karanlığına gömülmekten kurtarıp, bağımsız ve uygar bir devlet haline getirmek gayesiyle, düşmanın istila hırsı ve ters giden talih, önce İnönü'de mağlup edilmiş, ardından ulusal bağımsızlığımızın gerçekleşeceğine olan inanç Sakarya'da pekişmiş ve son olarak Büyük Taarruz'la düşman ordularını denize dökmek suretiyle Ulusal Bağımsızlık Mücadelesi tamamlanmıştır. Büyük Türk ulusu, bu eşsiz zaferle birlikte, sarsılmaz azmi, yüksek iradesi ve vatanseverliği ile neleri başarabileceğini tüm dünyaya göstermiş, yeni ve sağlam esaslar üzerinde yükselecek Türkiye Cumhuriyeti'nin temeline de ilk harcı koymuştur.

      Büyük Zaferin, Türk ulusunun dünya ulusları arasında hak ettiği yeri alması bakımından bir başlangıç noktası olduğu düşüncesinden hareket eden Ulu Önder, çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkma hedefinin ancak, laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti çatısı altında gerçekleşebileceğine inanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti'nin yürümekte olduğu çağdaş uygarlık yolunu, İlkeleri ve müspet ilimin rehberliğiyle aydınlatmış ve onu her türlü tehdide karşı büyük bir kararlılıkla koruyacak Türk Silahlı Kuvvetlerine emanet etmiştir.

      Türk ulusunun bağrından çıkan Türk Silahlı Kuvvetleri; bilgi, bilinç ve güçlü bir inançla benimsediği "Atatürkçü Düşünce Sistemi", geleneksel disiplin anlayışı, sarsılmaz birlik ve beraberliği ve yüce ulusunun kendisine duyduğu yüksek güvenden aldığı güçle, bugün Türkiye Cumhuriyeti'nin ulus devlet, üniter devlet ve laik devlet yapısının en büyük güvencelerinden biridir. En zor şartlar altında yurdunu ve ulusunu düşman istilasından kurtardığı gibi, bugün de aynı azim ve kararlılıkla, çağın gereklerine uygun bilgi donanımı ile Türkiye Cumhuriyeti'ni her türlü tehlikeye karşı korumak ve kollamak amacıyla görevinin başındadır.

      Türk Silahlı Kuvvetleri bu kararlılıkla görevinin başında olduğu sürece, Türkiye Cumhuriyeti'nin temel niteliklerini aşındırma, ulusal birlik ve beraberliğimizi bozma yönündeki tüm girişimler yok olmaya mahkûm olacaktır.

      Bu duygu ve düşüncelerle; büyük bir coşkuyla kutladığımız bu eşsiz zaferin mimarı ve Başkomutanı Ulu Önder Atatürk, kahraman silah arkadaşları ve aziz şehitlerimizin hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum. Bu zaferin elde edilmesinde olduğu kadar bu zaferin kazanımlarının korunması için verilen mücadelelerde de hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan aziz şehitlerimizi ve kahraman gazilerimizi de saygı, şükran ve minnetle anıyorum. Komuta etmekten gurur duyduğum Türk Silahlı Kuvvetlerinin değerli mensuplarının Zafer Bayramını ve Türk Silahlı Kuvvetleri Günü'nü yürekten kutluyorum.


ORGENERAL İLKER BAŞBUĞ’UN
GENELKURMAY BAŞKANLIĞI DEVİR-TESLİM TÖRENİ KONUŞMASI

28 Ağustos 2008

      Sayın Cumhurbaşkanım, Değerli Konuklar, Kahraman Silah Arkadaşlarım,

      Törenimizi onurlandırdığınız için hepinize teşekkür ederim.

      Genelkurmay Başkanlığı görevini, Değerli Komutanım Orgeneral Sayın Yaşar BÜYÜKANIT’dan teslim almak üzere burada bulunmaktan onur duyuyorum.

      Bir Türk subayının meslek hayatında ulaşabileceği en yüce ve en kutsal makam olan Genelkurmay Başkanlığı görevinin sorumluluğunu, ağırlığını ve onurunu, Türk Silahlı Kuvvetlerinde fiilen 46 yıl hizmet etmiş, bu süreçte çok şey görmüş ve yaşamış bir asker olarak çok iyi bilmekteyim.

      Türkiye, tarihin bütün dönemlerinde dünyanın odaklandığı kriz bölgelerinin tam ortasında yer almıştır. Durum değişmeyecektir. Anadolu coğrafyasına ve bu coğrafya üzerinde yaşanan tarihe bakarsanız, bu coğrafya üzerinde ancak güçlü devletlerin varlıklarını sürdürebildiklerini, güçsüzlerin ise kısa sürede tarih sahnesinden silindiklerini görebilirsiniz. Bu tespit, bize “Tarih ilerisini göremeyenler için acımasızdır” sözünü hatırlatmalıdır.

      Bugün çevremize baktığımızda Irak, Afganistan, İsrail - Filistin, İran, Kafkaslar ve Balkanlar’daki gelişmelerin kriz bölgeleri olarak öne çıktığını söyleyebiliriz. Bu kriz bölgelerindeki gelişmelerin, Türkiye’nin ulusal menfaatlerini ve güvenliğini değişik boyutlarda etkilediği ise yaşanan bir gerçektir.

      Napolyon’un söylediği gibi, “Bir ülkenin coğrafyası o ülkenin kaderidir.”

      Berlin duvarının yıkılışı ve 11 Eylül olayı uluslararası ilişkileri, ittifakları, stratejik düşünceleri, “tehdit” ve buna bağlı olarak “güvenlik” kavramlarını temelden sarsmıştır. Özellikle terörizmin öne çıkışı ve küreselleşmesi birçok ülke için coğrafi sınırlara dayalı savunmayı öngören stratejik düşünceden, coğrafi sınırlara bağlı olmayan güvenliğe dayalı stratejik düşünceye dönüşümü zorunlu kılmıştır.

      Daha önce de defalarca söylediğim gibi, artık “Küresel anlamda barış ve güvenlik ya her yerde, ya da hiçbir yerdedir.” Bu saptama barış ve güvenliğin ne tek başına ülkeler, ne de ittifaklar tarafından sağlanabileceğini göstermektedir. Dünyanın herhangi bir yerinde barış ve güvenliğin tehlikeye girmesi, dünyanın o yere en uzak köşesini de tehlike ve riskin içine çeker.

      Bu nedenle de görmemek, anlamamak, çözüm için samimi çaba içinde olmamak, hiçbir ülkeyi ve anlayışı tehlikeden uzak tutmaya yetmez.

      Türkiye bu gerçekler çerçevesinde, bulunduğu zor coğrafyada, simetrikten asimetriğe doğru uzanan geniş bir risk ve tehdit yelpazesiyle karşı karşıyadır. Bu nedenle, birbirini tamamlayan ve destekleyen güçlü politik, ekonomik, teknolojik, sosyo-kültürel ve askeri güç unsurlarına sahip olmak zorundadır. Bu aslında “yumuşak gücün” ve “sert gücün” toplamından oluşan “akıllı güç” kavramının ve gerçeğinin ta kendisidir.

      Sıkça ifade edilen düşüncelerin aksine, Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafi şartlar ve zorunluluklar, bazı Avrupa ülkelerinin içinde bulunduğu koşullarla aynı değildir. Bu şekildeki düşünceler büyük bir yanılgıya ve tamir edilemez sonuçlara neden olabilir.

      Sayın Cumhurbaşkanım;

      Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuşu ve gelişimi bir devrimdir ve aynı zamanda, Cumhuriyetimizin Kurucusu Mustafa Kemal ATATÜRK’ün gerçekleştirdiği bir mucizedir.

      Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi ulus devlet, üniter devlet ve laik devlet temeline dayanmaktadır. Türk Silahlı Kuvvetleri, Mustafa Kemal’in çizdiği Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinin kollanması ve korunmasında her zaman taraftır.

      Aslında ATATÜRK devriminin ana hedefi, ulus devletin yaratılmasıdır. Ulus; dil, kültür ve ülke birliği ortak paydaları ile birbirine bağlı vatandaşların oluşturduğu siyasal ve sosyal bir birliktir. Ulus devlet yapımızın temelinde; vatandaşlık esasına dayanan düşünce yer almaktadır. Bu düşünce; ırksal, etnik ve dinsel öğelere kesinlikle bağlı değildir, bağlanmaya çalışılması da olumlu sonuçlar doğurmaz.

      Cumhuriyetimizin Kurucusu Mustafa Kemal ve arkadaşları, ulusu oluşturan bütün unsurların varlığını ve olabilecek farklı alt kimliklerini hiçbir zaman inkâr etmemişlerdir. Farklı kimliklerini korurken, ortak paydalar üzerinde kendi istekleriyle birleşen ve bir üst kimlik altında yaşamayı kabul edenlere “Türk Milleti” ismini vermişlerdir. Bununla birlikte elbette, ortak paydalara ve üst kimliğe zarar verebilecek faaliyetlere de hiçbir zaman müsamaha göstermemişlerdir.

      Bu anlayış çerçevesinde; Türkiye’nin bütün vatandaşları “Ne Mutlu Türküm” ve “Ben Türk Ulusunun Bir Ferdiyim, Vatandaşıyım” demekten çekinmemeli ve onların bu konudaki tereddütleri de giderilmelidir.

      Yaşanmakta olan küreselleşme çağında, ulus devlet yapısının sorgulandığı bir gerçektir. Hatta bazıları çok ileri giderek, ulus devlet yapısının artık ömrünü tamamladığını bile söylemektedirler

      Ulus devletin çeşitli tehditler altında olduğunu söylemek ile ulus devletin artık ömrünü tamamladığını söylemek çok farklıdır. Birincisini söylemek ne kadar doğruysa, ikincisini iddia etmek o kadar yanlıştır.

      Bugün küreselleşmenin bazı baş aktörleri de küreselleşmenin olumsuzluklarına karşı koymak için, kendi ulusal yapılarını korumaya ve güçlendirmeye çalışmaktadırlar. Bu durumun ABD’de ve Avrupa Birliği ile üye ülkeler arasında da yaşandığını görmemezlikten gelemeyiz. Önemli düşünürlerden HABERMAS’ın “Uluslar üstü kuruluşların oluşturduğu uluslararası sahnede ve küresel oyuncular arasında ulus devletler hâlâ en önemli oyunculardır” şeklindeki ifadesi de bu düşünceyi doğrulamaktadır.

      Bize göre Türkiye’nin ulus devlet yapısı tartışılacak ve tartışmaya açılabilecek bir konu değildir. Çünkü bu yapı Türkiye’nin varlığı ile doğrudan doğruya ilgilidir.

      Ulus devlet yapısını zayıflatmaya çalışmak ve tartışmak Türkiye’nin ülkesi, ulusu ile bütünlüğünü istememek demektir. Her konuyu tartışabilme özgürlüğü, devletlerin varlığını riske sokacak konuları içermez. Devlet içinde entelektüel tartışmaların yapılabilir olması, devleti ayakta tutan unsurların tartışmaya açılması anlamını taşıyamaz. Bu gerçek yalnızca Türkiye için değil, çağdaş devlet tanımı taşıyan tüm devletler içinde tavizsiz olarak geçerlidir.

      Burada üzerinde düşünülmesi gereken nokta, ulus devletin nasıl daha güçlendirilebileceğine yönelik tedbir ve çareler üretmektir.

      Bu konuya ilişkin bazı düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum;

      -   Yaşamakta olduğumuz küreselleşme çağında, küreselleşmeye toptan karşı çıkarak, ülkeleri küreselleşmenin dışında tutmaya çalışmak gerçekçi bir yaklaşım değildir. Önemli olan, ulusal menfaatlere ve ulusal kültüre zarar vermeden, küreselleşmenin içinde yer almaktır.

      Bunun en kısa ifadesi ise “Küresel düşün, ulusal hareket et” düşüncesidir.

      -   Ulus devletlerin işlev sahaları küçültülebilir, ancak bunu yaparken devletin anayasal organlarının ve demokrasiyi hedefleyen kurumlarının güçlendirilmesi zorunludur.

      -   Küreselleşme çağında, bireyin ve özgürlüklerin daha çok öne çıkışı doğaldır. Ancak “Devlet”, “Birey” ve “Özgürlük” kavramları var olabilmek için birbirlerine ihtiyaç duyarlar. Birinin diğerinin aleyhine genişlemesi her üçünü birden tehlikeye sokar. Dolayısıyla, bu hassas dengenin korunması demokrasiler için özel bir önem taşır. Bu dengeyi sağlamak ve korumak ise siyaset adamlarına düşen önemli bir görevdir. Bu noktada kitle iletişim araçlarına, medyaya da sorumluluk düşmektedir. Bugünün ulusal ve uluslararası politik ortamında, medyanın sağladığı olanaklarla insanların zihinleri gerçek anlamda bir mücadele alanıdır. Dolayısıyla insanların zihinleri yeni savaş alanlarıdır. Bu saptamadan hareketle hem medyanın hem de kurumların sorumlulukla ve titizlikle davranması çok önemlidir.

      -   Cumhuriyet ve ulus devlet rejiminin temel ilkesi erdemdir. Burada kastedilen erdem siyasal bir erdemdir. Bu ise demokrasi içinde yasalara saygı ve bireyin topluluğa bağlılığının ifadesidir. Bireyin topluluğa nasıl bağlı olacağı ise işin özünü oluşturmaktadır. Bu sorunun cevabı “Ortak Bilinç”, “Ortak Vicdan” kavramlarında bulunabilir. ATATÜRK de, her toplumun bir ortak vicdana sahip olmasının önemine her zaman dikkat çekmiştir.

      Bireyci toplumda sorun, asgari ortak bilinci korumaktır. Gerektiğinde kişisel çıkarlarını aşabilen, toplumun genelini ilgilendiren konularda kamuoyu oluşturabilen vatandaşlardan oluşan “kamu çıkarını gözeten sivil toplum” oluşumuna sahip olan ülkelerin bu sorunu büyük ölçüde aştığı görülmektedir. Bu nedenle kendi çıkarları yerine, ülke çıkarlarını gözetebilen sivil toplum örgütlerine sahip olunması demokrasinin vazgeçilmez bir unsurudur.

      -   Bizim ortak bilincimiz ve ortak vicdanımız ise genel anlamda ülkenin ulusal menfaatlerinin korunması ve geliştirilmesidir. Ulusal menfaatlerimiz ise Cumhuriyetin temel niteliklerine sıkı sıkıya bağlı kalarak, devletin varlığının, bekasının korunması ve ulusun refah seviyesinin artırılmasıdır.

      Beka tedbirleri ile refah seviyesini artırıcı tedbirler arasında hassas dengenin bulunması, ilgili kurumların düşünce ve görüşlerini de dikkate alarak yine demokratik yaşam içerisinde, siyasi makamlara düşen bir görevdir.

      -   Bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu bölücü terör hareketinin temelinde etnik milliyetçilik vardır. Bazı kesimler etnik kimliklerinin anayasal güvenceye kavuşturulmasını sık sık ve açıkça dile getirmektedirler. Bu görüş ulus devlet yapısını hedef almaktadır.

      Bilindiği gibi Türkiye Cumhuriyeti kültürel farklılıklara saygılıdır. Türkiye Cumhuriyeti kültürel alanda bireysel kalmak ve ulus devlet yapısına zarar vermemek şartıyla kültürel zenginliklerin yaşanması ve yaşatılması için gerekli düzenlemeleri gerçekleştirmiştir. Bunun ötesinde, kimse Türkiye’den belirli bir etnik gruba kültürel alanın dışında, siyasal alanda grupsal düzenlemeler yapmasını demokratik istekler aldatmacasıyla gizleyerek isteyemez ve bekleyemez. Daha önce de ifade ettiğim gibi, her konuyu tartışabilme özgürlüğü, devletlerin varlığını riske sokacak konuları içermez.

      Ayrıca kültürel alandaki düzenlemeler herhangi bir şekilde siyasal alana doğru götürülmeye ve alt kimlikler üst kimliğe dönüştürülmeye çalışılırsa ve bu konular ülke gündemine kasıtlı olarak devamlı sokulursa, korkarız ki ülke kutuplaşmaya ve ayrışmaya sürüklenebilir. Bu Türk toplumuna karşı yapılabilecek en büyük kötülüktür.

      Cumhuriyetin kuruluş felsefesinin diğer temel direği olan üniter devlet yapısına gelince;

      Üniter devlet ülke, ulus, egemenlik unsurları, yasama, yürütme, yargı erkleri bakımından “teklik” özelliği gösterir. Üniter devlet eşitlik ilkelerinin korunmasının, bölgecilik ve ırkçılık, yapılmamasının ve azınlık yaratılmamasının garantisidir. Üniter devlet yapısına zarar verecek düzenlemelerden ve düşüncelerden kaçınılmalıdır.

      Sayın Cumhurbaşkanım;

      Türkiye Cumhuriyeti demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir. Bu nitelikler, Cumhuriyetin değiştirilemez temel niteliklerini oluşturmaktadır.

      Laiklik ilkesi Türkiye Cumhuriyeti kuruluş felsefesinin temel direklerinden biri olup, Türkiye Cumhuriyeti’ni oluşturan tüm değerlerin de temel taşıdır. Laikliğin işlevsel tanımı; Anayasanın başlangıç ile 24’üncü ve 174’üncü maddelerinde yer almaktadır.

      Anayasa Mahkemesinin, Anayasayı resmen yorumlamaya yetkili tek organ olarak, laikliğe ilişkin yapmış olduğu yorumlar, laikliğin anlamının ortaya konulmasında vazgeçilmez kaynaktır.

      Laikliğin ne anlama geldiğini ifade ederken çokça yapılan hata, laikliğin ne anlama geldiğine ilişkin düşüncelere bir bütün olarak bakılmamasıdır.

      Türk Silahlı Kuvvetlerinin laikliğe ilişkin vazgeçilmez duruşu; Anayasanın 24’üncü maddesinde açıkça ifade edilen “Kimse, devletin sosyal, ekonomik, siyasi ve hukuki temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne surette olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez veya kötüye kullanamaz” ilkesine herkesin sıkı sıkıya bağlı kalması, dinin veya dini duyguların, dince kutsal sayılan şeylerin istismar edilmemesidir.

      Şu konuyu da açıkça ifade etmek isterim ki askerlik mesleği, moral değerlere önem veren mesleklerin başında gelmektedir. Elbette bireysel moral değerler açısından din de bir unsurdur.

      ATATÜRK; 10’uncu Yıl Nutku’nda bizlere şu hedefi vermiştir: “Ulusal kültürümüzü çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkaracağız.” O’na göre ulusal kültürün çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkartılması, Türk Halkının bütün anlam ve görüşleriyle medeni bir toplum haline dönüştürülmesi demektir.

      Buna karşılık bugün, toplumun bir kesimi, yeni bir kültürel kimliğin, yaşam tarzının oluşumunda dini düşüncelere büyük bir ağırlık verildiğini düşünmekte ve gelişmelerden büyük bir endişe duymaktadır. Bu endişe ciddiye alınmalıdır. Çoğulcu demokrasi anlayışı çerçevesinde, toplumsal huzur için bu zorunludur.

      Cumhuriyetin diğer temel niteliği ise demokrasidir. Türk Silahlı Kuvvetleri demokrasiye ve demokratik kurallara karşı saygılıdır. Demokrasi temel hak ve özgürlüklerin çoğunluğa karşı da güvencede olduğu bir rejimdir. Bu nedenle, demokratik yaşamda çoğulculuk esas olmalıdır.

      Laiklik ilkesinin demokrasi ile çatıştığını iddia etmek de sağlam bir temele dayanmamaktadır. Aksine, laik düzen Türk demokrasisinin gelişmesinde ana itici gücü oluşturmuştur. Etrafımızdaki bazı ülkelere bakılırsa bu gerçek görülebilir.

      Prof. John ESPOSİTO’nun ifade ettiği gibi, “demokrasinin aşırı şekilde popüler amaçlara yönlendirilmesi de, laik düzenin aleyhine sonuçlar doğurabilir.”

      Cumhuriyetin diğer iki temel niteliği olan sosyal ve hukuk devleti ilkeleri de çok önemlidir.

      Herkesin insan onuruna yakışır asgari bir hayat seviyesini sağlamak, sosyal devletin bir görevidir. Sosyal devlet niteliğinin zayıflamasının toplumları cemaatleşmeye ittiği de bir gerçektir. Bu kapsamda giderek güçlenen bazı cemaatler, ekonomiyi yönlendirmeye, sosyo-politik yaşamı biçimlendirmeye, dine bağlı bir yaşam tarzı olarak sosyal kimliklerini ortaya koymaya çalışmaktadırlar. Ancak bu sosyal gerçek doğru analiz edildiği takdirde, bu oluşuma karşı alınacak tedbirlerin başarı şansı olabilir.

      Hukuk devleti ise; genel anlamda hukuk kurallarına bağlı olan ve bütün vatandaşlarına hukuki güvenceler sağlayan devlettir. Hukuk devletinin herkes için ne kadar önemli olduğu ise aşikârdır.

      Türkiye’nin yakın güvenliğiyle ilgili bazı önemli uluslararası ilişkilere de kısaca değinmek istiyorum;

      -   Irak’ta bugüne kadar oluşan ve gelecekte oluşabilecek gelişmeler, Türkiye’nin güvenliğini önemli boyutlarda etkilemektedir ve etkilemeye de devam edecektir.

      Bu nedenle Irak’la ilgili sorunların her zaman yönetilebilecek seviyede tutulması çok önemlidir. Bunun için de, devletin ilgili kurum ve kuruluşları arasında görüş birliğinin ve koordinasyonun sağlanması zorunludur.

      Türkiye için Irak’a ilişkin öncelikli önemli siyasi hedef; Irak’ın toprak ve siyasi bütünlüğünün korunmasıdır.

      Toprak ve siyasi bütünlüğünü koruyamamış Irak’tan en çok zarar görecek ülke Türkiye olabilir.

      Irak’taki mücadelenin esasını, politik gücün ve Irak’ın gelir kaynaklarının paylaşımı oluşturmaktadır. Bulunabilecek bir denge ile bu sorun aşılabilir.

      Irak’ın kuzeyindeki oluşum ise diğer bir gerçektir. Bu oluşum Irak’ın toprak ve siyasi bütünlüğünün aleyhine gelişmemelidir. Bu nedenle, başlangıçtan itibaren savunduğumuz gibi, Kerkük’e özel bir statü verilmesi çok önemlidir. Aksi durumlar herkes için Irak’taki durumu daha da içinden çıkılmaz bir duruma getirebilir.

      Böyle bir durumda, Irak’taki soydaşlarımız olan Türkmenlerin çatışan taraflardan biri haline gelmesi Türkiye için diğer bir endişe kaynağıdır.

      Bölücü terör örgütünün, Irak’ın kuzeyinde barınması ve bu bölgeden beslenmesi, Irak’a ilişkin bir diğer önemli sorunu oluşturmaktadır. Irak Merkezi Yönetiminin ve şu anda Irak’ın kuzeyinde bulunan Bölgesel Yönetimin, bu bölgedeki terör unsurlarına karşı etkin yaptırımlarda bulunmasını beklemekteyiz. Bölgenin güvenliği ve huzuru bu beklentinin karşılanmasını zorunlu kılmaktadır.

      Irak’ın kuzeyindeki terör örgütü mensuplarına karşı Aralık 2007’den beri, Türk Silahlı Kuvvetleri çok etkin hava ve kara operasyonları icra etmiştir ve etmeye devam edecektir. Bu operasyonların icrası öncesi ve icrası esnasındaki, Türk Silahlı Kuvvetleri ile ABD Silahlı Kuvvetleri arasındaki işbirliği ve anlayış mükemmel seviyededir. Bu nedenle, önemli görevlerimizden birisi de, bu işbirliğinin korunmasıdır.

      -   Türk Amerikan ilişkileri iki ülkenin ortak değerleri üzerine inşa edilmiştir, köklüdür ve tarihidir. Bugün bu ilişkiler, iki ülke için her zaman olduğundan çok daha önemlidir. Türkiye’nin ABD ile olan ilişkileri, belirli bir konuya bağlanamayacak kadar geniş ve kapsamlıdır.

      -   Kıbrıs sorunu, Türkiye’nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin güvenliklerini de ilgilendiren ulusal bir sorundur.

      Kıbrıs sorununa, Birleşmiş Milletler çerçevesinde bütünlüklü müzakereler yoluyla, kapsamlı, adil ve kalıcı bir çözüm bulunması elbette istenilen bir husustur.

      Gerçekten Kıbrıs sorununa kapsamlı, adil ve kalıcı bir çözüm bulunması isteniyorsa herkes tarafından; ilk önce Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin 1959/60 anlaşmalarına dayalı “1960 Kıbrıs Cumhuriyeti” olmadığının, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin bir gerçek olduğunun, eşit ve egemen şekilde Kıbrıs Türk Halkının ve Garantör Devlet olarak Türkiye’nin kabul edebileceği bir çözüm ortaya konulmadan, sorunun çözülemeyeceğinin kabul edilmesi gerekir.

      -   Türk Silahlı Kuvvetleri, cumhuriyet tarihinde her zaman çağdaşlığın ve ilericiliğin simgesi ve destekleyicisi olmuştur. Türk Silahlı Kuvvetleri için; Avrupa Birliğine tam üyelik, ATATÜRK’ün amaçladığı “çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkma” doğrultusunda, önemli bir araç anlamını taşımaktadır. Bu süreçte AB’den beklentimiz Türkiye’ye diğer ülkelere olduğu gibi eşit davranılması ve Türkiye’den ulus devlet ve üniter devlet yapısını zayıflatabilecek isteklerde bulunulmamasıdır.

      Ayrıca şu iki konuyu hatırlatmakta yarar görüyorum; birincisi, Türkiye’yi tam üyeliğe kabul etmeyen bir AB’nin özellikle Ortadoğu ve Kafkaslar bölgeleri üzerindeki etkisinin Balkanlarda biteceğidir. İkincisi, Türkiye’nin coğrafi olarak nerede olduğu kadar ne olduğu da önemlidir. Türkiye bölgedeki en güçlü demokratik ve laik rejime sahip olan ülkedir.

      Buraya kadar ifade etmeye çalıştığım bütün bu düşünceler çerçevesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin sahip olacağı güvenlik stratejisinin dört temel dayanağı olmalıdır. Bunlar;

      -   Ülkenin toprak bütünlüğüne, ulusal birliğine ve Cumhuriyetin temel niteliklerinin devamlılığına yönelik risk ve tehditlere karşı gerekli tedbirlerin alınması,

      -   Çevremizde olabilecek simetrik risk ve tehditlere karşı ve yaşadığımız coğrafyada Lozan Andlaşması ile kurulan mevcut dengeleri ve ulusal menfaatleri korumak için caydırıcı bir gücün varlığı,

      -   Kıbrıs Türk halkının güvenliğinin sağlanması ve Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki ulusal menfaatlerinin ve güvenliğinin temel noktalarını oluşturan hak ve menfaatlerinin korunması,

      -   Uluslararası terörün Türkiye’deki faaliyetlerinin ve ülke dışındaki menfaatlere zarar vermesinin önlenmesi ve BM ya da NATO şemsiyesi altında alınabilecek barışı koruma görevlerine hazır olunmasıdır.

      Türk Silahlı Kuvvetleri sahip olduğu caydırıcı gücün katkısıyla, her zaman bulunduğu bölgenin ve dünyanın bir barış ve huzur ortamına dönüşmesine, mevcut sorunlara barışçı yaklaşımlarla çözümler bulunmasına katkıda bulunmayı hedeflemektedir. Maalesef her zaman istekler gerçekleşememektedir. Unutulmamalıdır ki, dünya kolaylıkla daha büyük boyutlarda bir savaş alanına dönüşebilir. Bu güzel gezegen yapılan yanlış hesaplar ve ihtiraslar nedeniyle zarar görebilir. Ne var ki akıl, bilim ve teknolojik gelişmeler dünyayı savaş alanı değil, barış ortamı yapmaya yetmiyorsa, insanlığı ilerlemiş kabul edebilir miyiz?

      Bu nedenlerle; ülkemizin güvenlik stratejisinin uygulanmasında belkemiğini oluşturan Türk Silahlı Kuvvetlerinin, simetrik (konvansiyonel) harekât ile asimetrik harekâtı, her üç kuvvetin müştereken birlikte icra edebileceği, modernize edilerek küçültülmüş ancak daha nitelikli ve beka kabiliyeti yüksek, modüler, esnek ve her türlü ortamda kesintisiz görev yapabilecek caydırıcı bir kuvvet yapısına sahip olması her zaman dikkate aldığımız bir hedeftir.

      Sayın Cumhurbaşkanım;

      Genelkurmay Başkanlığı görevini, Türk Silahlı Kuvvetlerinin her kademesinde engin bilgi ve tecrübesiyle görev yapmış Genelkurmay Başkanım Orgeneral Sayın Yaşar BÜYÜKANIT’tan biraz sonra teslim alacağım.

      Kendisini askerlik mesleğine ilk adımımı attığım günden beri tanıyorum. Bu görevi kendisinden almaktan büyük bir onur ve gurur duyuyorum. Sayın Komutanım, özellikle komutanlığınız döneminde, bölücü terörle mücadele konusunda gösterilen kararlılık ve tüm güvenlik güçlerince yapılan başarılı harekât ile ulaşılan nokta her türlü takdirin üzerindedir.

      Türk Silahlı Kuvvetlerine vermiş olduğunuz çok değerli hizmetler daima şükranla anılacaktır.

      Sayın Komutanıma, eşleri Sayın Hanımefendiye ve tüm aile bireylerine bundan sonraki yaşamlarında sağlık, mutluluk ve huzur dolu uzun ömürler diliyorum.

      Ordular temelde gücünü silahtan alır. Türk Ordusu ise, gücünün kaynağını ulusunun güven ve sevgisinden, halkının yüreğinden alır. Türk Ordusunun bu niteliği, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinde tarihsel ve sosyal olarak biçimlenen kopmaz bağlarla perçinlenmiştir.

      Türk Ordusunda vazife, onur ve vatan her şeyin üzerindedir. Türk ordusunun karakterinin temelini ise gururu, gücü, ilkeleri ve halkıyla kurduğu bağ belirler.

      Unutulmamalıdır ki, Türk Ordusunun ve Türk Ulusunun Ebedi Başkomutanı ve Lideri, Mustafa Kemal ATATÜRK’tür. O’nun yarattığı “Atatürkçü Düşünce Sistemi”nin ışığı her zaman yolumuzu aydınlatmaya devam edecektir.

      Bu düşüncelerle, bu anlamlı törene katıldığınız için tekrar teşekkürlerimi sunuyor ve Genelkurmay Başkanlığı görevini Genelkurmay Başkanım Orgeneral Sayın Yaşar BÜYÜKANIT’dan teslim alıyorum.

      Arz ederim.


ORGENERAL YAŞAR BÜYÜKANIT’IN
GENELKURMAY BAŞKANLIĞI DEVİR-TESLİM TÖRENİ KONUŞMASI

28 Ağustos 2008

      Sayın Cumhurbaşkanım,

      Değerli Konuklar,

      Sevgili Silah Arkadaşlarım,

      Basınımızın Değerli Mensupları,

      Törenimizi onurlandırdığınız için hepinize şükranlarımı sunuyorum.

      İki yıl önce büyük bir gurur ve heyecanla devraldığım Genelkurmay Başkanlığı görevini, değerli silah arkadaşım Orgeneral İlker BAŞBUĞ’a teslim etmek üzere huzurlarınızdayım.

      Yurda ve ulusa hizmet yarışında onurla ve gururla teslim aldığım bayrağı hizmet sürem boyunca daha ilerilere taşıyıp devredeceğimin bilinciyle bugünlere ulaşmanın mutluluğunu yaşıyorum. Türk Silahlı Kuvvetlerinin tüm mensupları gibi ben de Ulu Önder Atatürk’ün hedef olarak gösterdiği çağdaş, laik, demokratik ve sosyal Türkiye idealinden sapmadan ilerlerken; ulus aşkı ve görev bilinciyle bu hedefe doğru attığım her adım, yaşadığım yorgunlukları ve çektiğim sıkıntıları unutturdu. Gelecekte daha rahat ilerlemeye imkân sağlayacak yollar açmak için, elimden gelenle yetinmeyip, daima daha iyisini yapmanın gayreti içinde oldum. Terörle mücadelede, Türk Silahlı Kuvvetlerinin modernizasyonunda ve eğitim alanında çalışmalarımı yoğunlaştırdım. Bu çalışmalarımla, Türk Silahlı Kuvvetlerinin tüm yeniliklere kısa zamanda uyum sağlayacak bir yapıya kavuşmasını arzuladım. Bu yapıya ulaşmak isterken, yeniliklerin beraberinde getirdiği değişim ve gelişimin akıntısına kapılıp sürüklenmenin önüne geçilmesi gerektiğini ısrarla vurguladım. Akıntıya karşı yerimizde durma şansımız olmadığına göre, ileriye gitmenin akılcı şartlarını bulmamız konusundaki çalışmaların teşvikçisi ve destekçisi olmak için gayret ettim.

      Biçimlerin içine sıkışıp kalmak yerine Atatürkçü Düşünce Sisteminin özünde yer alan İnkılapçılık ilkesinin itici gücü ile geleceğe emin adımlarla ilerlemek için uğraştım.

      Bu saydıklarıma bakıp büyük işler yaptığımı iddia edemem. Ben, ulusuma hizmet etmek gayesiyle, görevimin omuzlarıma yüklediği sorumluluğun gereklerini yerine getirmeye gayret ettim. Bireysel performanstan ziyade ekip performansının başarısının önemine inanarak hareket ettim.

      Sayın Cumhurbaşkanım,

      Değerli Konuklar,

      Uzun meslek yaşamım boyunca Silahlı Kuvvetlerin bir mensubu olarak çeşitli rütbelerde, Soğuk Savaş Dönemini, Varşova Paktının ve Sovyetler Birliğinin dağılmasını, tek kutuplu ve yeni dünya düzenini arayan dünyayı, küreselleşme-bölgeselleşme tartışmalarını, Körfez Savaşlarını, Irak’ta ve Afganistan’da meydana gelen gelişmeleri, 11 Eylül saldırılarını, nükleer silahlanma çabalarının yeniden canlanmasını ve Orta Doğu’da yaşanan olayları gördüm. Bugün de hep birlikte bunların etkilerini görmeye devam ediyoruz. Her alanda önüne geçilmez bir şekilde esmeye başlayan değişim fırtınasının, alışılagelen tüm parametreleri sarstığını ve sürükleyip götürdüğünü biliyoruz. Bu fırtınaya hazırlıksız yakalanan ülkelerin çok ciddi sorunlarla karşı karşıya olduğunu da izliyoruz.

      Üzerinde yaşadığımız dünya, tarih boyunca pek çok değişime sahne olmuştur. Dünyada meydan gelen politik, ekonomik, askerî ve sosyal değişimler, paradigma kaymaları, anlık değişimler gibi değil, bir süreç içinde ve genellikle yavaş olmaktadır. Bu yavaş değişimi, değişim olurken algılayamayan ülke ve kurumlar, sadece sonucu görürler ve ortaya çıkan resimde kendilerini, iradeleri dışında kendilerine dayatılmış, bir rolün aktörü olarak bulurlar. Bunu, yalnız tarihte değil yaşadığımız günlerde de gördük ve görüyoruz. Gürcistan’daki olaylar da bunun tipik bir örneğidir.

      Güvenlik bağlamında değerlendirmeler yapılırken güvenlik güçlerinin yeteneklerine bugünün şartları ile bakmak sağlıklı sonuçlar vermiyor. Teknoloji alanındaki gelişmelerin her geçen gün hız kazandığı bir süreçte yaşıyoruz. Doğal olarak, bu hızlı gelişimin güvenliğe ve güvenlik sistemlerine de etkileri oluyor. Bu etkileri dikkate alarak bugünü değerlendirmemiz, geleceği iyi yorumlamamız ve projeler geliştirmemiz gerekiyor. Ülkemizin çok yönlü bir tehdit ortamında olduğunu da hesaba katarak, güvenlik bağlamındaki öngörülerimizi 2025’lere, 2050’lere bakıp geliştirmek zorundayız.

      Uluslararası alanda güvenlik ortamının son derece değişken ve öngörüleri zorlaştıran bir hâl aldığı günümüzde, dünyanın en hassas bölgelerinden birinde, etrafı istikrarsızlıklarla dolu bir coğrafyada yer alan ülkemizin, tehdit algılamalarında da bir genişleme olduğu bilinen bir gerçektir. Bölgesel ve etnik çatışmalar, siyasi ve ekonomik istikrarsızlıklar, refah seviyeleri arasındaki dengesizlik, kitle imha silahları ve uzun menzilli silahların yaygınlaşması, kökten dincilik, yasa dışı göç, uyuşturucu ve her türlü silah kaçakçılığı uluslararası terörizmi besleyerek tehdit kavramının genişlemesine sebep olmuştur.

      Dünyanın ekonomik ve politik çıkar çatışmalarının ortasında, laik ve demokratik yapısı ile bir istikrar ve denge unsuru olan ülkemiz, jeopolitik hassasiyetlerin ortaya çıkmasına zemin oluşturacak girişimlerle mücadele etmek zorundadır. Bugün, gerek Atatürk milliyetçiliğinin birleştirici ve kucaklayıcı niteliklerinden uzaklaşılarak etnik milliyetçiliğe ve bölücülüğe dayandırılan girişimler gerekse Türkiye Cumhuriyeti’nin laik ve demokratik yapısını, çağdaş kazanımlarını ortadan kaldırmayı amaçlayan irtica, bu kapsamda ele alınması gereken iki ciddi tehdit olarak karşımızda durmaktadır.

      Kurulduğu günden beri böylesine ciddi tehlikelerle aynı anda karşı karşıya kalmamış olan ülkemizin ulusal, üniter ve laik yapısını bozmak, birliğini ortadan kaldırmak ve sonuçta bölünmeye hazır bir Türkiye görmek isteyenlerin var olduğu bir gerçektir. Kararlı duruşuyla Türk Silahlı Kuvvetlerini bazı çevrelerin planlarının karşısındaki en büyük engel olarak kabul edenlerin yürütmekte olduğu bu karanlık savaşı görmezden gelmek mümkün değildir. Her fırsatta Silahlı Kuvvetlere ve onun mensuplarına karşı seviyesiz saldırılar yapılmaktadır. Bir hususu vurgulamak isterim. Bu seviyesiz saldırılar, belki bizleri incitebilir ancak, hiçbir şekilde Türk ulusunun Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı beslediği ve bizim en büyük güç kaynağımız olan güvenini sarsamaz. Bu gerçeğe Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları büyük bir içtenlikle inanmaktadırlar. Yaşadığımız olaylar ve bunların sonuçları bu hususun açık bir göstergesidir.

      Bugün, Türk Silahlı Kuvvetlerinin gerek eğitim ve harbe hazır bulunuşluk düzeyinde ulaştığı seviyeye gerekse bu alanlardaki atılımlarına bakarak, yarınlarımız için kaygılanmanın yersiz olduğuna inanıyorum. Köklü tarihî geçmişinden aldığı tecrübesini Bilgi Çağının ihtiyaç duyduğu bilgi donanımıyla destekleyen Türk Silahlı Kuvvetleri, ulusal bütünlüğümüze kasteden tüm çabaları boşa çıkaracak güce sahiptir. Kararlılığı ve dünyada bir eşine daha rastlanamayacak disiplin anlayışıyla, Türk Silahlı Kuvvetlerinin üstesinden gelemeyeceği hiçbir görev yoktur. Bağrından çıktığı yüce Türk ulusundan aldığı güçle Türk Silahlı Kuvvetleri, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin sonsuza dek teminatı olmaya devam edecektir.

      Uygar ama silahlı kuvvetleri güçsüz olan ulusların tarih sahnesinden silindiklerine tanıklık etmiş Türk Silahlı Kuvvetleri, çağın gereklerine uygun modernizasyon programını titizlikle sürdürmekte, kendine tahsis edilmiş kaynakları en akılcı şekilde kullanarak caydırıcı bir güç olmanın gereklerini yerine getirmektedir. Caydırıcı bir güce sahip olmak, komşu ülkeler üzerinde tedirginlik yaratmak için değil, komşularımızın ve bölge ülkelerinin yanlış hesap yapmasını engellemek ve barışa katkı sağlamak için vazgeçilmez bir zorunluluktur. Bu kapsamda yürüttüğümüz tüm modernizasyon çalışmaları, Türk Silahlı Kuvvetlerini, Bilgi Çağının ve genişleyen harp alanının ihtiyaçlarını karşılayacak ve bölgesinde caydırıcı bir güç unsuru olarak hizmet edecek güçlü bir yapıya kavuşturma arzusunu taşımaktadır.

      Bu ifadelerimden Türk Silahlı Kuvvetlerinin mevcut durumda ihtiyaçlarımızı karşılamakta yetersiz kaldığı gibi bir anlam çıkarılmasın. Türk Silahlı Kuvvetlerine verilen yetki çerçevesinde, Kara ve Hava Kuvvetlerimiz ile Jandarma Genel Komutanlığımızın birliklerinin icra ettikleri sınır ötesi operasyonların, Türk Silahlı Kuvvetlerinin imkân ve kabiliyetlerinin bugün ulaştığı seviye hakkında bir fikir vermek için yeterli olduğunu düşünüyorum. İmkân ve kabiliyetlerimizi ne kadar artırırsak artıralım ulaştığımız noktayı son nokta olarak görmemiz, durmamız anlamına gelir ki bu da düşüşün başlangıcıdır. O yüzden, bu alanda yürütülen çalışmaların bundan sonra da artarak devam edeceğine inanıyorum.

      Yüce Atatürk’ün tüm yokluklara ve güçlüklere karşın Kurtuluş Savaşı’nı başlattığı yüksek ruhla yola çıkan Türk Silahlı Kuvvetlerinin gücü, sahip olduğu asker sayısı ve silah sistemleri ile ölçülemeyecek kadar büyüktür. Onu güçlü kılan temel unsurlardan biri hiç şüphesiz bilgi, bilinç ve sarsılmaz bir inançla kavradığı ve benimsediği Atatürkçü Düşünce Sistemidir. Atatürkçü Düşünce Sisteminin aydınlığında değişim ve gelişimini dinamik, akılcı ve bilimsel bir yönetim sistemine oturtmuş bulunan Türk Silahlı Kuvvetlerinin yorulmamak üzere yola çıkmış personeliyle aşamayacağı hiçbir engel yoktur.

      Atatürkçü Düşünce Sistemine ve onun kazanımlarına sahip çıkıp kollamanın, sadece Türk Silahlı Kuvvetlerinin değil, bütün ulusumuzun görevi olduğu da unutulmamalıdır. Karşı karşıya kaldığımız bütün olumsuzluklar için bir reçetesi bulunan bu anlayış, aynı zamanda çağdaş uygarlık yarışında bizi ön sıralara taşıyacak güçtür. Bu gücü etkin bir şekilde kullanabilmemiz ise ancak onu davranış şekli ve yaşam biçimi olarak yaşantımıza ve yönetim sistemimize bilinçli bir şekilde uyarlamamıza bağlıdır.

      Sayın Cumhurbaşkanım,

      Değerli Konuklar,

      Tehdit ve risklerin, çeşitliliklerinin günümüzde arttığı bilinmektedir. Bu durumun, yaşadığımız coğrafyada, güvenlik bağlamındaki bölgesel değerlendirmelerimizi gerçekçi bir yaklaşımla yapmamızı ve bu değerlendirmelere göre de güvenlik politikalarımızı ifa yeteneği olacak şekilde geliştirmemizi gerektirdiğine inanıyorum.

      Bu nedenle, özellikle Orta Doğu ile ilgili güvenlik politikalarımızın tek tek ülke bazında değil de bir bütünsellik içinde ele alınması sanıyorum gelişmelerin tümünün kavranması açısından önem taşıyacaktır. Orta Doğu’daki sorunlar bu açıdan incelendiğinde, sorunların bazı ülkelerin temel politikalarından kaynaklandığı gözlenmektedir. Bu ülkelerin politikaları anlaşılmadan sağlıklı güvenlik politikaları üretilmesi mümkün değildir.

      Orta Doğu’nun güvenlik ortamında uygulanan genel politikanın “yapılandırıcı kaos” yaklaşımı olduğunu düşünüyorum. Bu yaklaşımı, bazı ülkelerin istikrarsızlaştırılması suretiyle soruna çözüm bulunması şeklinde de ifade edebiliriz.

      Bu konunun, bu törenin kapsamı içinde ele alınıp incelenmesi mümkün değil. Ancak, Türkiye’nin, Orta Doğu’da uygulamalarına tanık olduğumuz bu “istikrarsızlaştırma” politikalarının güvenlik bağlamında bir aktörü hâline gelmemesi gerektiğine dikkat çekmek istiyorum.

      Bu politikalara bir örnek olarak Irak gösterilebilir. Irak’ta güvenliğin ve istikrarın sağlanamaması, bölgeden kaynaklanan terör tehdidini ciddi boyutlara ulaştırmıştır. Tabi ki bu durumda, Irak’ın kuzeyindeki grupların ayrıcalıklı ve Irak’ın geleceğinin belirlenmesinde söz sahibi bir konuma getirilmiş olmasının büyük etkisinin olduğu değerlendirilebilir.

      Gelinen noktada, birçok çevre, merkezî Irak yönetimi ile güvenlik iş birliği yapmamız yönünde telkinde bulunmaktadır. Ancak, bir gerçek görülmemektedir. Merkezî Irak yönetimi güvenlik güçlerinin, Irak’ın kuzeyine geçme yetkisi dahi yokken, kuzeydeki güvenlik güçleri güneyde her türlü yetkiye sahiptir. Böyle bir uygulama, Irak’ı “istikrarsızlaştırma” değildir de nedir?

      Orta Doğu’ya yönelik bu örnekleri diğer bölgeler için de çoğaltmamız mümkündür. Bu bölgelerden birinin Karadeniz olduğunu söyleyebiliriz. Son yıllarda ortaya atılan ve Karadeniz ile ilgili olmayan birçok sorunla; “Genişletilmiş Karadeniz”, “Karadeniz Sinerjisi” gibi isimlerle sunulan projelerle Karadeniz, bir sorunlar yumağı hâline getirilmeye çalışılmaktadır. Üzülerek ifade ediyorum, bunlar kamuoyunda da yeterince tartışılmamıştır. Böyle bir ortamda, Türkiye’nin çok hassas olma zorunluluğu vardır. Ben, ifade etmeye çalıştığım bu satırları, Gürcistan’daki son gelişmelerden önce yazmıştım. Ortaya çıkan son durum, bu öngörülerin doğruluğunu kanıtlamaktadır.

      Doğu Akdeniz’e ilişkin kısa değerlendirmemi de sizlerle paylaşmak istiyorum.

      Bölgedeki gelişmelere baktığımızda Doğu Akdeniz’de petrol yataklarının araştırılması ve işletilmesine, deniz yetki alanlarının genişletilmesine yönelik çabaları endişe ile izliyoruz. Çünkü, bu çabalar hayata geçirildiği takdirde Türkiye, güneyde Antalya Körfezi’ne hapsedilmiş olacaktır.

      Bu hususları bir amaçla dile getirmekteyim. Her ulus, şüphesiz kendi çıkarları yönünde hareket eder. Bunu saygıyla karşılamamız gerekir. Ancak, Türkiye’yi ana kıtasına kapatma girişimleri karşısında, Türkiye’nin de çalışmaları olduğu bilinmelidir. Türkiye’nin bu konulardaki yaklaşımı – örneğin Akdeniz’deki münhasır ekonomik sahalar – konunun kamuoyu ile paylaşılarak bir ulusal görüşün oluşturulması şeklinde olmalıdır. Bunlar ulusal güvenlik ile de çok yakından ilgilidir.

      Sayın Cumhurbaşkanım,

      Değerli Konuklar,

      Konuşmamın bu bölümünde de özellikle terörle mücadele konusundaki bazı düşüncelerimi sizlerle paylaşacağım:

      Terörle mücadelenin geçmişine baktığımız zaman, bazı önemli eşiklerin bulunduğu görülmektedir.

      1’inci eşik, Birinci Körfez Savaşı’dır. 1991-2003 dönemini kapsamaktadır.

      Savaş öncesinde, çökme aşamasına gelen terör örgütü, savaş sonrası Kuzey Irak’ta geniş bir güvenli alana sahip olmuştur. Kuzey Irak’ta 36’ncı paralelde tesis edilen hat, yalnız terör örgütüne değil, aynı zamanda Irak’ın kuzeyinde yaşayan gruplara da geniş bir manevra alanı oluşturmuştur. Bu oluşumla birlikte, Türkiye içinde terör olaylarında büyük bir tırmanma yaşanmıştır. Savaş sonrası 1992-1997 yılları arasında verdiğimiz şehit sayısı yılda 500’lü rakamlara çıkmış, ancak bu süreçte ülke içinde ve Irak’ın kuzeyinde icra edilen operasyonlarla terör örgütüne de çok ağır zayiatlar verilmiştir.

      1999’da terör örgütünün sözde liderinin yakalanması ve 2000’den itibaren silahlı teröristlerin çok büyük ölçüde Irak’ın kuzeyine çekilmeleri sonucu, terör olaylarında çok büyük düşüş yaşanmıştır. Öyle ki, bu dönemde 2001 yılında: 19, 2002’de: 6, 2003’te: 22 şehit verilmiştir.

      2’nci eşik, İkinci Körfez Savaşı’dır. 2003-2007 dönemini kapsamaktadır.

         -   Bu dönemde, sınır ötesi operasyonların yapılamaması

         -   Irak’taki karışıklıktan yararlanan terör örgütünün çok sayıda silah ve patlayıcı temin etmesi ve bölgeden geniş destek alması sonucu, terör olaylarında özellikle patlayıcı madde kullanımında artış eğilimi görülmeye başlanmıştır.

      3’üncü eşik ise Türk Silahlı Kuvvetlerinin sınır ötesi operasyon yetkisi aldığı 28 Kasım 2007’den bugüne kadar geçen yaklaşık 9 aylık süreçtir.

      Yurt içinde giderek yoğunlaşan operasyonlara ilave olarak, bir plan dâhilinde, yetkiyi almamızdan 4 gün sonra, sınır ötesi operasyonlara başlanmıştır. Aralık ayında ilk büyük çaplı hava harekâtı icra edilmiş, bu harekâta aralıklarla devam edilmiş ve önceden planlı olarak mevsimin en ağır şartlarının oluştuğu Şubat 2008’de Kara Kuvvetleri ve Jandarma Genel Komutanlığı birliklerinin katıldığı büyük çaplı kara operasyonu icra edilmiştir. Bu operasyonlar, saptanan belirli amaçlar için yapılmıştır. Bu amaçları burada vurgulamam gerekir. Bu amaçlar neydi?

      Birincisi: Terörle silahlı mücadelenin bel kemiği, terör örgütünün başarılı olma ümidini kırmaktı. Bunda başarılı olduğumuzu söyleyebiliriz.

      İkincisi: Irak’ın kuzeyinin terör örgütü için güvenli bir bölge olmadığını, hem teröristlere hem de terörü destekleyen iç ve dış mihraklara öğretmekti. Bu husus gerçekleşmiştir. Operasyonlar öncesi, terör örgütü, Irak’ın kuzeyinde öylesine kendisini güvende hissediyordu ki, teröristler sebze bahçeleri, basit de olsa binalar, tören alanları tesis etmişlerdi. Bölgeyi bilen bir insan olarak, bunları 10 yıl önce hayal bile edemezdim.

      Kandil Dağı, Zap, Avaşin, Hakurk ve diğerleri onlara göre erişilmez kalelerdi. Zaho’dan taksiye binip, teröristleri ziyaret edenler vardı. Teröristleri; gitar çalan, insan hakları savunucusu olarak göstermek, onlara sevimli insan maskeleri takmak isteyenler vardı. Kanlı katilleri masum insanlar olarak kamuoyuna göstermek isteyenler vardı. Bunları yaşadık.

      Sayın Cumhurbaşkanım,

      Değerli Konuklar,

      Askerliğe veda etmek üzere olan bir insan, bir subay olarak, büyük harflerle ifade ediyorum: ARTIK, ONLAR YOK. OLANLAR DA ORTADAN KALDIRILACAKTIR.

      28 Ekim 2007 tarihinde, henüz sınır ötesi operasyon yetkisi almamışken yaptığım konuşmadan bir cümleyi sizlere hatırlatmak isterim. Cümle şuydu: “Bize bu acıları yaşatanlara, o acıları hayal bile edemeyecekleri bir yoğunlukta yaşatacağız ve bu konuda kararlıyız.”

      Biraz önce, “Artık, onlar yok.” dedim. İzninizle var olanlardan da kısaca söz etmek istiyorum. Neler var?

         -   Irak’ın kuzeyinde ve içeride 2-3 teröristten fazlasının sürekli bir araya gelmediği terörist grupları var.

         -   Mağaraları kendileri için güvenli yerler olarak gören teröristler yerine, küçük gruplar hâlinde, görünmemek için ağaçların altında sabahlayanlar var.

         -   Muhabere vasıtalarını korkudan kullanamayanlar var.

         -   Kendilerini emniyette hissetmedikleri için sözde lider kadrodan kaçanlar var.

         -   Yurt içinden ve yurt dışından terör örgütüne yardım ve yataklık yapıp, demokrasi ve özgürlük havarisi kesilenler var.

         -   Bize acı veren patlayıcıları yerleştirmelerine yardım eden iş birlikçileri var.

         -   Terör örgütüne darbeler vurduğu için Türk Silahlı Kuvvetlerinden nefret edenler var.

      Söyleyeceğim şu: Onların varlıkları, bizim de var olma sebeplerimizden biridir.

      Sayın Cumhurbaşkanım,

      Değerli Konuklar,

      Terörle ilgili son sözlerim şunlardır:

        -  Karşı karşıya kaldığımız terör örgütü; şiddeti ve vahşeti bir vasıta olarak kullanan etnik milliyetçi, bölücü bir örgüttür.

        -  Türk Silahlı Kuvvetleri olarak, bölgede yaşayan insanlarımızı asla potansiyel terörist olarak görmeyiz. Onlar bizim vatandaşlarımız ve kardeşlerimizdir. Biz, terörist ile vatandaşları birbirinden ayırırız. Vatandaşlarımıza saygı ve şefkatten başka bir duygu beslemeyiz.

        -  Terörizm, çok boyutlu bir olgudur. Sorunun sadece silahlı mücadele boyutu yoktur. Terörizmin; sosyal, ekonomik ve politik boyutları olduğunu bir asker olarak çok iyi biliyoruz. Bu boyutlar, askerlerin ilgi alanında olmasına rağmen yetki alanı dışındadır. Asker olarak bizim görevimiz, silahlı teröristlerle silahlı mücadeledir. Yurt dışı gezilerimde de bu konuyla ilgili sorular soruluyor. Açıkça tekrar ifade ediyorum: terörle mücadele, terörle ilgili birimlerin topyekün bir mücadelesini zorunlu kılmaktadır. Tek yönlü mücadele ise kesin sonuç için yeterli değildir. Bunu yalnız bizim değil, yabancıların da artık anlaması gerekir. Bu gerçeği yalnız ben değil, benden önceki komutanlar da her fırsatta dile getirdiler. Geçmişte söylenen her şeyi, yeni dile getirilmiş gibi yorumlamak, sanıyorum gerçekçi bir yaklaşım da değildir.

        -  Türk ulusu uzun yıllardır yaratılmaya çalışılan bir Türk–Kürt çatışmasından, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da şiddetle kaçınmalıdır.

      Son yıllarda büyük riskler alınarak yapılan hava ve kara harekâtları ile teröre gerçekten büyük darbeler vurulmuştur. Üzülerek ifade ediyorum: Bu operasyonların başarılı olmamasını düşünen çevreler de ortaya çıkmıştır. Bu, üzüntü verici bir durumdur. Türk Silahlı Kuvvetleri bu operasyonlarda her türlü riski göze almış ve başarılı olmuştur. Terör örgütünün büyük bir güvensizlik içinde olduğu bu dönemde, terör örgütüne yönelik bu baskıyı devam ettirmemiz gerekiyor. Bu baskının artarak devamı terör örgütü üzerinde ölümcül bir etki yaratacaktır.

      Özellikle, Irak’ın kuzeyinde icra edeceğimiz operasyonlarla bu bölgenin terör örgütü için güvenli olmayan bir bölge hâline getirilmesi yurt içinde icra edeceğimiz operasyonlara da çok olumlu yönde yansıyacaktır. Çünkü, yılanın başı Irak’ın kuzeyinde, kuyruğu ülkemiz içindedir.

      Terörle mücadelede başarıya ulaşabilmek için mücadelenin hukuki esaslar çerçevesinde yürütülmesi de bir zorunluluktur. Ancak, bu hukuki esasların zorlaştırılması terörle mücadeleyi de zaafiyete uğratacaktır. Hukuk sistemimizi çağdaş standartlara ulaştırmamız, elbette gereklidir. Ancak, bunun terörle mücadelenin bir sorunu olarak karşımızda durduğu da unutulmamalıdır. Orgeneral Işık KOŞANER tarafından önceki gün vurgulanan bu konunun detaylarına girmeyeceğim. Ancak, ifade ettiklerine aynen katılıyorum.

      Terörle mücadelede önleyici tedbirler çok önemlidir. Bu konudaki hukuki düzenlemeler, birçok konuda güvenlik kuvvetlerini zaafiyete düşürmektedir. Bir örnek vermek istiyorum: Bir kamyonda silahlı teröristlerin olduğu konusunda kesin istihbarat alıyorsunuz. Güvenlik güçleri gerekli tedbirleri aldıktan sonra kamyonu durduruyor. Ancak, yeni yasal hükümler gereğince güvenlik güçlerinin bu aracın içine ve gizli bölmelerine bakma yetkisi yok. Şimdi biraz durup düşünelim. Herhâlde teröristler silahlarını kamyonun dışına asmazlar. Kamyon, görünüşte arı kovanları ile dolu. Eğer, teröristler kamyon durdurulunca ateş etmeselerdi bu kamyon yoluna devam edecekti. Maalesef, Erzincan’da yaşanan bu olayda, şehit de verdik. Bu ve benzeri hususlar ilgili kurullarda da dile getirilmiştir. Bunlar üzerinde iyi düşünmemiz gerekiyor.

      Sayın Cumhurbaşkanım,

      Değerli Konuklar,

      Teknoloji alanındaki gelişim hangi boyutlara ulaşırsa ulaşsın, nitelikli insan her zaman en büyük kuvvet çarpanı olmaya devam edecektir. Bu nedenle, nitelikli insan yetiştirmek öncelikli hedef olma özelliğini koruyacak, nitelikli insanı merkezine aldığı sürece tüm çalışmalar başarıya ulaşabilecektir. Yarım yüzyıla yakın askerlik yaşantımda bütün çalışmalarımın merkezine hep insanı koydum. Silah, araç ve malzeme hiçbir zaman insanın yerini almadı.

      Bunların yerlerini birbiriyle karıştıranların yani önce insan demek yerine önce araç gereç diyenlerin başarısızlıklarına hiç şaşırmadım. Sevk ve idare ettiğim insanları hiçbir zaman arka planda ‘motif’ olarak görmedim. Onların her birinin bir değer olduğunu bilerek ona göre davranmaya çalıştım. Bu düşünceye bağlı kalarak yürüttüğüm görevlerde başarılı olup olamadığımı yüce ulusumun takdirlerine bırakıyorum.

      Sayın Cumhurbaşkanım,

      Değerli Konuklar,

      Askerî öğrenci olarak 1955 yılında katıldığım, yurda ve ulusa adanmışlar yuvası olan bu şanlı kurumda farklı rütbe ve kademelerde yürüttüğüm hizmet sürem sona eriyor. Askerliği bir meslek olarak tanıyıp yaşam şekli olarak benimsediğim günden bu yana büyük bir onurla taşıdığım üniformamı, bugün, son kez giyiyorum. Bir asker için en büyük ödülün şerefle tamamlanmış görev olduğu bilinciyle yürüttüğüm tüm çalışmaların nişan ve rütbelerini taşıyan üniformama da artık veda ediyorum.

      Takdir edersiniz ki, yaşam biçimi olarak benimsenmiş bir meslekten duygusal olarak tamamen ayrılmak söz konusu olamaz; hele de bizler gibi henüz çocuk denilebilecek bir yaşta bu üniformayla tanışanlar için. Sadece şeklen ayrıldığım bu şanlı yuvaya hizmet düşüncesi, göreve başladığım ilk günkü heyecanıyla, yaşamımın bundan sonraki döneminde de yaşamla aramdaki en güçlü bağ olacaktır.

      Yıllar önce okuduğum General Dauglas MACARTHUR’un 1951 yılında Mecliste yaptığı veda konuşmasından şu satırları hatırlıyorum:

         “Orduda 52 yıldır sürdürdüğüm görevim sona eriyor. Orduya katıldığımda tüm çocukluk hayallerim ve ümitlerim gerçekleşmiş oldu. Uzun hizmet yıllarımdan sonra hatırımda kalan bir askerî marşın nakaratı şöyle: “Eski askerler asla ölmezler, sadece gözden kaybolurlar.”

      Şu an, bu marştaki gibi ben de askerî kariyerinin sonuna gelmiş biri olarak sadece gözden kayboluyorum. Ancak, kalbim hep onlarla beraber olacak.

      Sayın Cumhurbaşkanım,

      Değerli Konuklar,

      İki yıl önce devraldığım Genelkurmay Başkanlığı görevini bugün, kendisini subaylığının ilk yıllarından beri tanıdığım, değerli silah arkadaşım Orgeneral İlker BAŞBUĞ’a teslim edeceğim. Kendisi, Türk Silahlı Kuvvetlerinde çok önemli görevleri başarı ile ifa ederek bugünlere gelmiştir. Bugün teslim alacağı hizmet bayrağını, görevi süresince çok daha ilerilere taşıyacağına olan inancımla, kendisine yeni görevinde başarılar diliyorum. Genelkurmay Başkanlığı görevi kendisine, değerli aile bireylerine, Türk Silahlı Kuvvetlerine ve yüce ulusumuza hayırlı olsun.

      Genelkurmay Başkanı olarak yaptığım bu son konuşmayı, bugünlere gelmemde büyük pay sahibi olanlara teşekkürle bitirmek istiyorum: Ulusal birliğimizi ve yurdumuzun bölünmez bütünlüğünü korumak uğruna verilen mücadelede hiç tereddüt etmeksizin en değerli varlığı canını ortaya koyan şehitlerimizi rahmetle, gazilerimizi saygıyla anıyor, aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum.

      Türk Silahlı Kuvvetlerinin daima daha ileriye gitmesi için emek harcayan ve değerli katkılarda bulunan tüm mensuplarına; görev sürem boyunca desteklerinin eksikliğini hiçbir zaman hissetmediğim değerli silah ve mesai arkadaşlarıma; generallerimize, amirallerimize, subaylarımıza ve astsubaylarımıza, uzmanlarımıza, sevgili Mehmetçiklerimize, askerî öğrencilerimize, memur ve işçilerimize de teşekkürlerimi sunuyorum.

      Ayrıca, uzun meslek yaşantımın 37 yılını benimle paylaşan ve bütün enerjimi meslek yaşantıma yansıtmamı sağlayarak tüm güçlüklere benimle göğüs geren sevgili eşim Filiz BÜYÜKANIT’a, çok özel bir teşekkür etmeyi, bir gönül borcu olmanın ötesinde içten gelen samimi duygularımın bir gereği olarak görüyor, bunu ifade etmekten büyük bir mutluluk duyuyorum.

      Ayrıca, varlığıyla bana güç ve mutluluk veren sevgili kızıma ve yavrularına, yetişmemde emeği geçen, aile büyüklerime ve yaşayan aile bireylerine en derin şükranlarımı; hayata veda etmiş aile büyüklerime de rahmet dileklerimi sunmayı bir borç biliyorum.

      Töreni şereflendiren başta Sayın Cumhurbaşkanımız olmak üzere tüm konuklarımıza, özellikle bu törene katılmak için gelen NATO Askerî Komite Başkanı değerli arkadaşım Oramiral Giampaolo DI PAOLA’ya, komutanlarımıza, saygıdeğer hanımefendilere, silah arkadaşlarıma ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin tüm personeline teşekkürlerimi ve saygılarımı sunuyorum.

      Genelkurmay Başkanlığı görevimi büyük bir onur ve güvenle, değerli silah arkadaşım Orgeneral İlker BAŞBUĞ’a teslim ediyorum.

      Arz ederim.



YENİ KOMUTANDAN ÖNEMLİ MESAJLAR

Cumhuriyetin ilkeleri iç siyaset değil

Kara Kuvvetleri Komutanlığı görevini devralan Orgeneral Işık Koşaner, “Cumhuriyetin temel niteliklerine sahip çıkmak iç siyasetle ilgili değildir” dedi.
Görevi Orgeneral Başbuğ’dan devralan Orgeneral Koşaner, törenindeki konuşmasında, TSK’nın ulus-devlet, üniter devlet ve laik devletin korunmasında her zaman taraf olduğunu ve olmaya devam edeceğini söyledi. “TSK’nın ulusunun dışında ayrı bir denetime ihtiyacı da bulunmamaktadır” diyen Koşaner özetle şunları söyledi:

‘Role zorlanıyoruz’
Küresel güç dengesi: Ülkemiz, jeopolitik ve jeostratejik bakımdan küresel güç dengesinin önemli ve kilit bir ülkesi konumundadır. Bu özelliği ile küreselleştirilecek model ülke olarak uluslararası arenada rol üstlenmeye zorlanmaktadır. Bu kapsamda etnik kimlikçilik, cemaatçilik, kültürel farklılık gibi alt kimlikleri ön plana çıkaran girişimlerle ulus devlet yapısı dağıtılmaya çalışılmaktadır.

Gayretleri sürüyor: Küresel güçler tarafından kurgulanan ve ülke içi medya, bazı akademik ve sermaye çevreleri ile sivil toplum örgütleri içine yuvalanan postmodern bir tabakanın oluşturduğu propaganda ve etki ağı; ulusal birlik, ulusal değerler ve güvenlik parametrelerinin zayıflatılması ve çözülmesi yönündeki gayretlerini sürdürmektedirler. Ülkemiz, hayati önemdeki sorunlarının çözümü ve hayati çıkarlarının korunmasında dış kaynaklı siyasi ve ekonomik yaptırımlara bağımlı hale getirilmeye çalışılmakta, dayatılan yapısal reformlar yoluyla sürekli baskı ve tehdit altında yıpratılan ve sıkıştırılan bir ülke konumuna düşürülmek istenmektedir.

Irak’ın kuzeyi: Teröre karşı mücadelede uluslararası destek ve işbirliği büyük önem arz etmektedir. Terörü hiç yaşamamış, terörün tanımlamasını bile yapamayan ve olaylara sadece insan hakları ve özgürlükler penceresinden bakarak kendi ulusal çıkarlarını ön planda tutan ülkelerden bu mücadelede destek beklemek aşırı iyimserlik olur. Türkiye, bu mücadeleyi Irak’ın kuzeyinde tedbirler alınmasını da sağlayacak girişimlerle kendisi yürütmek ve sonuçlandırmak durumundadır.

* * *

ORG. KOŞANER'DEN SERT MESAJ

Org. Başbuğ, Kara Kuvvetleri Komutanlığı görevini Org Koşaner’e devretti. Törende iki komutan da çok önemli açıkmalar yaptı...

ANKARA - Org. Başbuğ, törende yaptığı konuşmada terörle mücadelenin, “devlet tarafından ve topyekün şekilde esas itibariyle güvenlik, ekonomi, sosyo-kültürel, eğitim ve sağlık dahil psikolojik harekat ve uluslararası alanda birbirleriyle paralel ve koordineli olarak yürütülen faaliyetler” olduğunu belirtti ve özetle şöyle konuştu: “Bu konu bazıları tarafından kasıtlı olarak çarpıtılmaktadır. Onlar kasıtlı olarak, ’Güvenlik alanında mücadele etmeyelim, diğer alanlarda mücadele ederek terörü sonlandırabiliriz’ demektedirler. İcra edilen operasyonlar neticesinde bölücü terör örgütü daha önce de bir kaç defa yaşandığı gibi yine bir kırılma noktasına doğru yol almaktadır. Bölücü terör örgütünün şu anda içinde bulunduğu durumdan Türkiye’nin nasıl istifade edebileceği üzerinde dikkatle durulmalıdır.”

Üniter devlet korunacak

Org. Koşaner de yaptığı konuşmada TSK’nın ulus-devlet, üniter devlet ve laik devletin korunmasında her zaman taraf olduğunu ve olmaya devam edeceğini söyledi. TSK’nın gücünü ve kudretini emrinde ve hizmetinde olduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk ulusundan aldığını ifade eden Orgeneral Koşaner, “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ulusunun dışında ayrı bir denetime ihtiyacı da bulunmamaktadır” dedi. Ve şöyle devam etti: “Bireysel kalmak ve ulus devlet yapısına zarar vermemek kaydıyla, kültürel zenginliklerin yaşanması için yapılan düzenlemeler, daha fazla demokrasi söylemleriyle toplumsal talepler haline getirilip, siyasal alana götürülmeye çalışılmamalı. Kutuplaşma ve ayrılaşmaya meydan verilmemeli. Teröre karşı yürütülen mücadelede ana hedef, örgüte ve destekçilerine terörle hedeflerine ulaşamayacaklarını göstererek başarı umutlarının yok edilmesidir.”

Silahsız teröristler...

Terörle mücadelenin uzun süreli olabileceği düşünülerek, tedbirlerin de uzun süreli düşünülmesi gerektiğini ifade eden Org. Koşaner, silahlı teröristler kadar legal alanda ortaya çıkan silahsız teröristlere ve ayrılıkçılık destekçilerine karşı da tedbirler getirilmesi gerektiğini söyledi. Koşaner, vurgulayan Orgeneral Koşaner, “Terör örgütü mensuplarının ülkeye kolaylıkla giriş çıkışlarını ve pek çok cana malolan patlayıcı maddelerin ülkeye sokulmasını önlemek amacıyla sınırlarımızda alınan tedbirlere ilaveten kara, deniz ve hava yoluyla ülkemize giriş noktalarında da ilave tedbirler alınmasına ihtiyaç vardır” dedi.

* * *

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, gücünü ve kudretini emrinde ve hizmetinde olduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk ulusundan aldığını ifade eden Orgeneral Koşaner, “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ulusunun dışında ayrı bir denetime ihtiyacı da bulunmamaktadır” dedi. Orgeneral Koşaner, şunları kaydetti:

“Bireysel kalmak ve ulus devlet yapısına zarar vermemek kaydıyla, kültürel zenginliklerin yaşanması için yapılan düzenlemeler, daha fazla demokrasi söylemleriyle toplumsal talepler haline getirilip siyasal alana götürülmeye çalışılmamalı. Kutuplaşma ve ayrılaşmaya meydan verilmemeli ve ülke güvenliği tehlikeye atılmamalıdır. Teröre karşı yürütülen mücadelede ana hedef, örgüte ve destekçilerine terörle hedeflerine ulaşamayacaklarını göstererek başarı umutlarının yok edilmesidir.”

Teröre karşı mücadelede uluslararası destek ve işbirliğinin büyük önem arz ettiğini belirten Orgeneral Koşaner; terörü hiç yaşamamış, terörün tanımlamasını bile yapamayan ve olaylara sadece insan hakları ve özgürlükler penceresinden bakarak kendi ulusal çıkarlarını ön planda tutan ülkelerden bu mücadelede destek beklemenin aşırı iyimserlik olduğunu söyledi.

Orgeneral Koşaner, “Türkiye, bu mücadeleyi Irak’ın kuzeyinde tedbirler alınmasını da sağlayacak girişimlerle kendisi yürütmek ve sonuçlandırmak durumundadır” şeklinde konuştu.

Mücadelenin uzun süreli olabileceği düşünülerek, tedbirlerin de uzun süreli düşünülmesi gerektiğini ifade eden Orgeneral Koşaner, güvenlik güçlerinin, görevlerini daha etkin yapabilmek için yasal desteğe ihtiyaç duyduklarını belirtti.

Silahlı teröristler kadar legal alanda ortaya çıkan silahsız teröristlere ve ayrılıkçılık destekçilerine karşı da tedbirler getirilmesi gerektiğini vurgulayan Orgeneral Koşaner, “Terör örgütü mensuplarının ülkeye kolaylıkla giriş çıkışlarını ve pek çok cana mal olan patlayıcı maddelerin ülkeye sokulmasını önlemek amacıyla sınırlarımızda alınan tedbirlere ilaveten kara, deniz ve hava yoluyla ülkemize giriş noktalarında da ilave tedbirler alınmasına ihtiyaç vardır” dedi.

Kara Kuvvetleri Komutanlığı görevini devralan Orgeneral Işık Koşaner, Türkiye’nin jeopolitik ve jeostratejik bakımdan küresel güç dengesinin önemli ve kilit bir ülkesi konumunda olduğunu belirterek, “Bu özelliği ile küreselleştirilecek model ülke olarak uluslararası arenada rol üstlenmeye zorlanmaktadır” dedi.

Orgeneral Koşaner, yaşanılan coğrafya ve karşılaşılabilinecek tehdit ve risklerin, Silahlı Kuvvetleri; yurda yönelik her türlü tehdidi caydıracak, yurdu güvenle savunacak, ülke bütünlüğünü ve ulusal çıkarları koruyacak, çağdaş güç ve kudrette ve yüksek hazırlık durumunda bulundurmayı gerektirdiğini vurguladı. Caydırıcı gücün barışın korunmasının da teminatı olduğuna dikkati çeken Orgeneral Koşaner, şöyle konuştu:

“Bu nedenle, tehdit ve risklere karşı süratle ve etkin bir şekilde karşılık verecek bir kuvvet yapısının oluşturulması amacıyla başlatılan çalışmalara devam edilmesi ana hedefimiz olacaktır. Kuvvet yapılanmamız ve teşkilatımız; ülkemizin karşı karşıya bulunduğu simetrik tehditlerin yanı sıra bölücü terör, yıkıcı faaliyetler ve uluslararası terör gibi asimetrik tehdit ve riskler ile ülkemizin coğrafi özellikleri de dikkate alınarak değerlendirilecektir. Süratle gelişen modern teknolojinin sunduğu imkan ve yeniliklerin yakından takibine hassasiyetle devam edilecek, bir kuvvet çarpanı olarak yeteneklerimizin geliştirilmesi daima göz önünde bulundurulacaktır. Modernizasyon projelerimizin zamanında hayata geçirilmesi, zorunlu olduğumuz caydırıcı gücün idamesi ve bekanın sağlanması bakımından hayati önemi haizdir. projelerin planlanan zaman dilimi içerisinde gerçekleştirilebilmesi için ilgili kurumlar nezdinde azami dikkat gösterilecektir.”

Orgeneral Koşaner, teknolojik imkanlar ne kadar gelişmiş olursa olsun, başarının yine de insan faktörüne bağlı olduğu gerçeği ışığında, nitelikli insan gücüne olan ihtiyacın her geçen gün daha da arttığını belirterek, başta her seviyedeki komutanların eğitimi olmak üzere, hiçbir orduda bir eşine daha rastlanmayacak kahraman, cesur ve fedakar Türk Askeri Mehmetçiklerin eğitimlerinin daima en öncelikli eğitim görevi olacağını bildirdi.

Değerli komutanlarının emir ve komutasında olarak, iyi eğitilmiş Mehmetçiğin başaramayacağı hiçbir görev bulunmadığına dikkati çeken Orgeneral Koşaner, TSK’nın gücünü, bağrından çıktığı yüce ulusunun ona olan güveninden, inancından ve sevgisinden aldığını belirtti.

Bir şehrin bir meydanında bir şehit cenazesi kaldırılırken, bir başka meydanda davul zurna eşliğinde ve halaylar çekilerek gençlerin askere uğurlanmasının, dünyada örneğinin bulunmadığına dikkati çeken Orgeneral Koşaner, kazanılan her başarıda en büyük payın sahibi olan kahraman Mehmetçiklere komuta etmenin, her komutan için paha biçilmez bir onur ve gurur kaynağı olduğunu kaydetti.

ULUSAL BİRLİK VE GÜVENLİĞE YÖNELİK TEHDİTLER
Orgeneral Koşaner, konuşmasında, çok genel bir ifadeyle güvenlik kavramının tehdit algılaması ile başladığını söylemenin mümkün olacağını ifade ederek, güvenlik ve tehdidin karşılıklı ve sürekli olarak birbirlerini tetikleyen iki kavram olduğuna işaret etti.

İki kutuplu dünya düzeninin sonuna kadar güvenliğin; daha ziyade bir ülke silahlı kuvvetlerinin karşı ülkelerde yarattığı tehdit ve buna karşı alınan tedbirler olarak gündeme geldiğini, iki kutuplu dünya düzeninin yıkılmasını müteakip ise oluşan yeni dünya düzeni içerisinde tehdit ve buna bağlı olarak güvenlik algılamalarının da değiştiğini dile getiren Orgeneral Koşaner, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Güvenlik anlayışındaki bu değişim, dünyayı birbirine yaklaştıran teknolojik gelişmelerin ve bunun etkisiyle ortaya çıkan küreselleşmenin bir sonucu olmuştur. Küreselleşme ile birlikte uluslararası sistemin dengesini bozan yeni tehdit ve riskler de ortaya çıkmış, devletten devlete tek boyutlu algılanan tehdit, asimetrik ve çok boyutlu bir konuma ulaşmıştır. Küreselleşme; güvenlik algılamalarının küresel düşünülmesini gerektirirken, diğer taraftan tehdit ve risklerin de küreselleştiği, ülke hudutlarını tanımadığı ve hegemon güçlerin çıkarları doğrultusunda geliştiği görülmektedir. Uluslararası ekonomik aktörlerin belirleyici rolü, ekonominin ulusal denetimini ve hükümetlerin etkinliğini sınırlandırmaktadır.”

“GÜÇ, DEVLET DIŞI ORGANİZASYONLARA GEÇİYOR”
Orgeneral Koşaner, teknolojideki hızlı gelişimin sağladığı iletişim ve ulaşım imkanlarının, devlet sınırlarının kontrolünü daha da güçleştirdiğini belirterek, şunları kaydetti:

“Ulus ötesi sosyal ve kültürel hareketler ile etnik çeşitlilik, ulusal birlik ve güvenliği tehdit eder hale gelmiştir. Uluslararası kuruluşlar ve ulus ötesi sivil toplum örgütleri küresel karar alma ve uygulama aşamasında giderek daha etkili olmaya başlamıştır. Küreselleşmenin önünde en büyük engel olarak görülen ulus devlet; ekonomik güdümlemeler, mikro etnik kışkırtmalar, ülkelerin rejimlerini ve düzenlerini yeniden tanımlamalar, ülkelere aşılanan renkli başkaldırılar ve ülke isimlerinin önüne eklenmeye çalışılan sıfatlar ile ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır. Güç, etki ve denetim devletten, devlet dışı yasal ve yasal olmayan organizasyonlara geçmektedir. İletişimde kazanılan yeni imkanlar ve medya ulus devlet aleyhine kullanılmakta, toplumları ayakta tutan geleneksel değerler ile ahlak ve adalet anlayışının aşındırılmasına çalışılmaktadır. Ülkelerin iç istikrarını bozmaya yönelik etnik ve kültürel hassasiyetler istismar edilmekte, ayrılıkçı hareketler dayatmalara dönüşmektedir. Tehdit ve riskler askeri nitelikten ziyade ekonomik ve sosyo-kültürel nitelik kazanmasına rağmen, askeri tehditten çok daha tehlikeli ve yıkıcı olmaktadırlar. Ancak; demokrasi ve insan hakları gibi çağdaş değerler istismar edilerek çok iyi gizlenebilmektedirler. Ulus devletler adeta demokrasi adına dağılmaya, insan hakları adına da bölünmeye mahkum edilmektedirler.”

Türkiye’nin jeopolitik ve jeostratejik bakımdan küresel güç dengesinin önemli ve kilit bir ülkesi konumunda olduğuna dikkati çeken Orgeneral Koşaner, şöyle devam etti:

“Bu özelliği ile küreselleştirilecek model ülke olarak uluslararası arenada rol üstlenmeye zorlanmaktadır. Bu kapsamda etnik kimlikçilik, cemaatçilik, kültürel farklılık gibi alt kimlikleri ön plana çıkaran girişimlerle ulus devlet yapısı dağıtılmaya çalışılmaktadır. Küresel güçler tarafından kurgulanan ve ülke içi medya, bazı akademik ve sermaye çevreleri ile sivil toplum örgütleri içine yuvalanan post-modern bir tabakanın oluşturduğu propaganda ve etki ağı; ulusal birlik, ulusal değerler ve güvenlik parametrelerinin zayıflatılması ve çözülmesi yönündeki gayretlerini sürdürmektedirler. Ülkemiz, hayati önemdeki sorunlarının çözümü ve hayati çıkarlarının korunmasında dış kaynaklı siyasi ve ekonomik yaptırımlara bağımlı hale getirilmeye çalışılmakta, dayatılan yapısal reformlar yoluyla sürekli baskı ve tehdit altında yıpratılan ve sıkıştırılan bir ülke konumuna düşürülmek istenmektedir. Ülkemizin yumuşak gücünü oluşturacak sivil kabiliyetler geliştirilemediği gibi aksine dış fonlarla yönlendirilen sivil toplum örgütü veya kuruluşu görünümlü unsurlar, bozucu ve yıkıcı özellikleri ile kendileri güvenlik sorunu olmaktadırlar.”

LAİKLİK CUMHURİYETİN TEMEL TAŞI
Kara Kuvvetleri Komutanlığı görevini devralan Orgeneral Işık Koşaner, laiklik ilkesinin, Türkiye Cumhuriyeti’ni oluşturan tüm değerlerin temel taşı, Türkiye’nin varoluş felsefesi ve anayasal düzenin temelini oluşturduğunu bildirdi.

Orgeneral Koşaner, küreselleşmenin, etkilerine maruz kalan ülkelerin olumlu ve olumsuz olarak algılayabilecekleri hususları ihtiva etmesi nedeniyle, aslında ulusal çıkarlar doğrultusunda yönetilmesi gereken bir süreç olduğunu dile getirdi.

İç, bölgesel ve küresel anlamdaki güvenlik algılamaları ile tehdit ve risklerin iç içe geçmiş çok yönlü yapısının, doğal olarak bütün milli güç unsurlarının koordineli bir şekilde kullanılması zorunluluğunu dikte ettirdiğini ve klasik anlamda tehdit ve risklerin iç ve dış olarak algılanmasınını geçersiz kıldığını vurgulayan Orgeneral Koşaner, şöyle konuştu:

“Bundan sonra iç ve dış değil, küresel tehdit ve riskler söz konusudur. Dolayısıyla Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) başta olmak üzere güvenlikten sorumlu kurumlar, küreselleşme ile ortaya çıkan tehdit ve risklerin oluşturduğu çeşitlilik ve bunların ulaştığı boyutu dikkate alarak; küresel gelişmeleri ve ülke güvenliğine tehdit oluşturan oluşumları bütün yönleriyle takip etmek, incelemek, değerlendirmek ve oluşacak tehditleri zamanında etkisiz kılacak proaktif yaklaşımlar geliştirmek zorundadırlar. Güvenlik ihtiyacı ve tehdit neyi gerektiriyorsa tereddütsüz yapılmalıdır.”

Orgeneral Koşaner, Türkiye’nin bütünlüğüne, ulusal birliğine ve siyasal rejimine yönelik çok boyutlu ve giderek artan küresel tehdit, risk ve dayatmalarla karşı karşıya bulunulduğunun bir gerçek olduğunu vurgulayarak, şunları kaydetti:

“Bu güvenlik sorunlarına karşın ülkemiz bugüne kadar birliğini, beraberliğini, bütünlüğünü ve istikrarını koruyabilmiştir. Bunda en önemli etken; hiç şüphesiz, sağlam temeller üzerinde kurulmuş insan haklarına saygılı, Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, anayasamızın başlangıç bölümünde belirtilen temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan devlet yapımız, ulus devlet, üniter devlet ve laik devlet temeline dayanan anayasal düzenimiz ve her türlü etnik ve dinsel ayrımcılığı reddeden, hoşgörü, dayanışma, birlik ve beraberliği öngören toplumsal yapımızdır.Tüm çabalara karşın, sağlam bir Atatürk Milliyetçiliği ve Atatürkçü düşüncenin var olması ve Cumhuriyetin anayasal kurumlarının ulusal çıkarlardan ödün vermeyen kararlı duruşu, ülkemizin küresel sistemin egemenliğine tam olarak girmesini önlemiştir. Cumhuriyetin, devrimlerin, varlığımızın ve geleceğimizin korunmasının tek yolu Atatürkçü düşünce sistemidir.”

“LAİKLİK, TÜRKİYE’NİN VAROLUŞ FELSEFESİDİR”
Orgeneral Koşaner, aklın ve bilimin yol göstericiliğinden ve çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkılması hedefinden ayrılmanın söz konusu olamayacağını belirterek, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Cumhuriyet devrimi ile ümmet toplumdan laik ulus devlete geçişte etnik ve dinsel farklılıklara bağlı olmayan, ancak dil, kültür ve ülkü birliği ortak paydasında buluşan siyasal, hukuksal ve sosyal bir birliktelik sağlanmıştır. Ulus devletimizin var olması ve daha da güçlenmesi, bu ortak paydanın herkes tarafından içtenlikle benimsenmesi ve gözetilmesiyle gerçekleşir. Etnik, kültürel, ideolojik ve benzeri nedenlerle farklılık iddiaları, sadece ulusumuza zarar verir. Ülke, ulus, egemenlik unsurları ve yasama, yürütme ve yargı erkleri bakımından teklik öngören üniter devlet, eşitlik ilkesinin korunmasının, bölgecilik, ırkçılık yapılmamasının ve azınlık yaratılmamasının garantisidir. Laiklik ilkesi, Türkiye Cumhuriyeti’ni oluşturan tüm değerlerin temel taşıdır. Türkiye’nin varoluş felsefesidir. Anayasal düzenimizin temelini oluşturur. Demokrasi, ancak, devlet ve toplum düzeninin akla ve bilime dayalı olması şeklinde ifade edilebilecek laiklik sayesinde kurulup yaşatılabilir. Ulus devlet, üniter devlet ve laik devlet temeline dayanan anayasal düzenimizden, aklın ve bilimin egemenliğinden, cumhuriyetin kazanımlarından ve küreselleşme dayatmalarına karşı ulusal duruş sergilemesinden, değişik amaç ve beklentiler nedeniyle rahatsız olanlar da vardır. Bizlere düşen, cumhuriyetin temel kuruluş felsefesine sahip çıkmak ve ona yönelecek tehditlere karşı daima duyarlı olmaktır.”

“TERÖRE KARŞI MÜCADELEDE TARAFIZ”
Orgeneral Koşaner, ülke bütünlüğüne ve ulusal birliğe yönelik etnik bölücü terörün, ülkenin güvenliğini ve huzurunu tehdit etmeye devam ettiğine işaret ederek, etnik terörün, küreselleşmenin yarattığı imkanlardan da yararlanarak, hukuk devletinin ve demokrasinin sağladığı özgürlükleri istismar etmek suretiyle amacına ulaşmak istediğini belirtti. Orgeneral Koşaner, şunları söyledi:

“Bölücü terör ve ayrılıkçı hareketin temelinde etnik milliyetçilik bulunmaktadır. Hedefleri ulus devlet ve üniter devlet yapısının ortadan kaldırılmasıdır. Dünyada hiçbir ülke, eli silahlı kişilerin devlet otoritesine karşı çıkmasına, isteklerinin zorla kabul ettirilmesine, vatandaşlarının güvenliklerinin tehlikeye atılmasına müsamaha göstermez ve bu gruplarla muhatap olmaz. Teröre karşı yürütülen mücadele, silahlı tek terörist kalmayıncaya kadar kararlılıkla sürdürülmeye devam edilecektir. Bunun dışındaki her düşünce teröre taviz vermek olacaktır. Teröre karşı mücadelede tarafız ve böyle olmaya devam edeceğiz.”

Orgeneral Koşaner, teröre yönelik mücadelenin devlet tarafından topyekun şekilde güvenlik, ekonomi, sosyo-kültürel, psikolojik harekat ve uluslararası alanda, birbirine paralel ve eş zamanlı yürütülmesinin ve öncelikle örgüte katılımı ve destek sağlanmasını önleyici tedbirlerin alınmasının önem arz ettiğini de vurguladı.

TSK ve güvenlik güçlerine düşen görevin ise teröristleri arayıp bulmak ve etkisiz hale getirmek olduğunu belirten Orgeneral Koşaner, “Ancak, silahlı kadro etkisiz hale getirilmeden, sadece diğer alanlarda alınacak tedbirlerle bir sonuca ulaşılması da mümkün değildir” dedi.

BAŞBUĞ’UN KONUŞMASI
Kara Kuvvetleri Komutanlığı görevini Orgeneral Işık Koşaner’e devreden Orgeneral İlker Başbuğ, “Bölge halkının desteğini tamamen kaybeden ve örgüte gerekli katılımları sağlayamayan terör örgütlerinin uzun süre ayakta kalmaları mümkün değildir” dedi.

Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nı Orgeneral Işık Koşaner’e devreden Orgeneral İlker Başbuğ, “İcra edilen operasyonlar neticesinde bölücü terör örgütü daha önce de bir kaç defa yaşandığı gibi yine bir kırılma noktasına doğru yol almaktadır. Bölücü terör örgütünün şu anda içinde bulunduğu durumdan Türkiye’nin nasıl istifade edebileceği üzerinde dikkatle durulmalıdır” dedi.

Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nda düzenlenen devir-teslim töreninde konuşan Orgeneral Başbuğ, terörle mücadelenin, “devlet tarafından ve topyekün şekilde esas itibariyle güvenlik, ekonomi, sosyo-kültürel, eğitim ve sağlık dahil psikolojik harekat ve uluslararası alanda birbirleriyle paralel ve koordineli olarak yürütülen faaliyetler” olduğunu belirtti.

Bu faaliyetlerin birbirini tamamladığını, faaliyetler eğer bu şekilde yürütülebilirse terörle mücadele sürecinin de kısalacağını ifade eden Orgeneral Başbuğ, “Terörle mücadelenin ana hedefi; terör örgütü ve destekleyicilerinin başarı umutlarının yok edilmesidir. Böylece terörle bir yere varılamayacağı herkese gösterilmiş olur. Bunun sağlanması ise terör örgütünün etkinliğinin tam olarak kırılmasına bağlıdır” dedi. Orgeneral Başbuğ, sürekli operasyonların icrasının yanında yurt içinde alan kontrolünün tam olarak sağlanması ile sınırların kontrol seviyesinin artırılmasına çalışılmasının da başarı için şart olduğunu söyledi.

Örgüte katılımların önlenmesinin devletin görevi olduğunu vurgulayan Orgeneral Başbuğ, “O halde yapılması gereken örgüte çeşitli nedenlerle katılanların örgüte neden katıldıklarının tespitiyle buna karşı gerekli tedbirlerin alınmasıdır” diye konuştu.

Orgeneral Başbuğ, bölücü terör örgütüyle mücadelede güvenlik kuvvetlerinin asıl hedefinin, yaşanılan terör eylemlerini kabul edilebilir bir seviyeye getirmek olduğunu belirterek, “İcra edilen operasyonlar neticesinde bölücü terör örgütü daha önce de bir kaç defa yaşandığı gibi yine bir kırılma noktasına doğru yol almaktadır. Bölücü terör örgütünün şu anda içinde bulunduğu durumdan Türkiye’nin nasıl istifade edebileceği üzerinde dikkatle durulmalıdır” dedi.

Kaynak: 
www.tsk.mil.tr/10_ARSIV  Anadolu Ajansı / NTV


2007 Tarihi Günler
Teröre Lanet

Historic Days


Ataturk Gunlugu.com | Ataturk Today.com | Ataturkculuk.net
© 2006 Her Hakkı Saklıdır. All Rights Reserved.